Emzirme Reformu Sobesi

Bu defa da Simge‘ciğim Emzirme Reformu  yoluyla sobelemiş beni. Bu iş benim bayağı bayağı hoşuma gitmeye başladı. Kendimi ünlü bir şahsiyet olmuş da, basına demeç veriyormuş gibi hissediyorum. Yaklaşık 150 kişiden oluşan çılgın hayran kitlesi de arkamda 🙂 Asıl sevdiğim ne biliyor musunuz? Her zaman dile getirmek istesem de, bazen muhatap bulamadığım için, bazen de doğru zamanda doğru yerde bulunamadığımdan rahatça içimi boşaltamadığım konularda haldır huldur yazabiliyor olmak. Bu satırları okuyan ve içinden/dışından onaylayanlar olduğunu duymak da ödülü.  Evet efendim, oturumu açıyorum 😉 Okumaya devam et

Gaydiri Gubbak Cemilem!

Bazı arkadaşlarım, seyrek yazdığım için şikayet ediyorlar.  Elimde değil, mesleki deformasyon herhalde, gerçekten içimden gelmediği zaman yazamıyorum. Sanırım içimden gelmesi için de, öncelikle kendimin zevkle, tekrar tekrar okuyacağım şeyler yazmalıyım. Öyle, “Oğlum bu gün şunu söyledi, allahım ne kadar zeki bir çocuk” veya “Bugün üç defa kaka yaptı, ikisi katı, biri sıvıydı” gibi konulardan bahsetmek pek hoşuma gitmiyor. İlgi çekeceğini de sanmıyorum…  Okumaya devam et

Genel istek üzerine: Şifa Çorbası tarifi

Önceki parmak doğrama yazımın ardından bir çok mail geldi. Şifa Çorbam merak edilmiş. Yahu arkadaşlar, parmağımı doğradım diyorum, çocuğum bana böyle böyle yaptı diyorum, siz benden tarif istiyorsunuz… Biraz duyarlılık lütfen 🙂  Şaka bir yana, sizin de çocuğunuz, hastalık halinde çenesi tüm yemeklere kilitlenenlerdense,  midesine üç-dört kaşık bir şey bile girse, gerçekten ona olmasa da, anneye şifa olduğu kesin, en azından manevi anlamda. Okumaya devam et

Nankör kedim

Görkem, sevgili yavrusu hasta diye, ona “Şifa Çorbası” yaparken iki parmağını bir güzel doğramış, daha sonra bu korkunç manzarayı kimsenin (özellikle de Rüzgar’ın) görmemesi amacıyla parmaklarını iyice bantlamıştır. Rüzgar, yara bantlarını fark eder etmez, “anne çıkar onları, hemen çıkar” şeklinde tutturmalarına başlamış, annesi türlü şaklabanlıklarla dikkatini dağıtmayı başarmış fakat yatma saatinde bizimkinin yine bantlar aklına gelmiştir: Okumaya devam et

Emire itaat!

Sabah… Görkem Rüzgar’ın odasında, yatağını toplarken, Rüzgar da tekerlekli oyuncak kutusunu karıştırıyor.

Rüzgar: (Oyuncak kutusunu kastederek) Annecim, bunu koridorda yürütebilir miyim?

Görkem: (İç Ses: Amanın, hangi dağda kurt öldü? Kırk yılda bir izin istemiş, vermemezlik etmeyeyim bari) Olur oğlum. Ama sonra geri getir, yerine koy lütfen.

Rüzgar: Tamam anne.

Aradan bayağı bir zaman geçer, odadaki işler biter, Rüzgar hala ortalıkta görünmemekte, ancak koridordan inleme, sürükleme sesleri gelmektedir.

Görkem: Rüzgaaaarr, n’apıyosun oğlum, nerde kaldın?

Rüzgar: E anne napiim, geri geri getir dedin. Çok zor oluyo!

Non-Iatrophobia*

 

Sabahın köründe uyanılmış. Rüzgar Bey, doğrudan direktiflere başlamış:

Onu giymem…kırmızı eşofmanı istemem…pijamayı çıkarmam…dişimi fırçalamam…saçımı taramam…perdeyi açma daha uyurum…Sally nerde? Sally olmadan kalkmam…emzikleri alma…mavi emziği rafa koy, sarıyı istemem, yeşili isterim..çorap giymem, hava sıcak…kahvaltı etmem…kahvaltı ederim ama balını çok koy, tatlı olsun…vazgeçtim, kahvaltıda Kinder yicem, dolabı aççç, biliyorum orda Kinder varrrr!  Okumaya devam et

Kavram karmaşası

Rüzgar’ın iki buçuk yaş psikiyatr kontrolünde, pedagog ile görüşmemiz sonucunda, tam olarak telaffuz edemese de anlaşılır şekilde söyleyebildiği kelimeleri listelemiş ve muhteşem sekiz ( rakam ile 8 ) rakamına ulaşmıştık 🙂 Yakınlarımız oldukça endişelense de oğlu üç yaşında konuşmaya başlayan annem ve yine çocuğunun dili yaklaşık o yaşlarda birdenbire çözülüveren kuzenim gayet “cool” tavırlarıyla beni rahatlattılar (Bahsi geçen arkadaş, bir önceki yazımdaki Atatürk resmi diyaloğunu yaratan şahıstır) Psikiyatrımız da herhangi bir algılama problemi olmadığına dair içimize su serptikten sonra bu meseleyi rafa kaldırdık. Fakat önerilere harfiyen uyduk: Bol bol kitap okuduk, oyun oynarken sürekli sohbet ettik, gündelik konuşmalarımıza onu da dahil ettik vesaire… Sonra aynı Emre’de olduğu gibi Rüzgar bir sabah uyandı ve konuşmaya başladı. Ama ne konuşmak… Susturmak, durdurmak ne mümkün? Sanki kelimeleri yeni yeni keşfeden, üç yaşında bir çocuk değil de Discovery Channel’da dublaj sanatçısı. Aniden gelişen konuşma yetisi ona bir de huy kazandırdı: Bazı kavramları, kişileri, isimleri kendince adlandırma ve onları düzeltilmesine acaip tepki gösterme… Diyelim kitap okurken bir sincap gördük ve Rüzgar o sincaba kedi dedi. Çatlasanız da patlasanız da o kedidir ve kedi olarak kalır. Eğer üzerine giderseniz sokaktaki kedilere de sincap demeye başlar inadına. Biz de şimdilik kendi haline bıraktık, n’apalım… Aşağıdaki diyaloglar da Rüzgar’ın kendince geliştirdiği dil anlayışına iki örnek: Okumaya devam et

Emre ve Atatürk

Maceralar hep Rüzgar’dan gelecek değil ya? Dün gece kuzenimin anlattığı olay beni resmen kendimden geçirdi. Moralim pek iyi sayılmazdı. Hani, “Hiç gülecek halim yoktu” derler ya, aynen o durumdaydım. Böyle bir ruh halindeyken, beni bu kadar güldürdüğü için sevgili kuzenime ve Rüzgar’ın ağabeyi Emre’ye çok çok teşekkürler. Bu çocuklar hakikaten alem… Okumaya devam et

Rüzgar’la “moktan” muhabbetler :)

Rüzgar, Kasım ayı itibariyle 37 aylık oldu ve tuvalet “eğitimsizliği” konumuz hala devam etmekte. Konumuz diyerek çoğul konuşuyorum, çünkü aynı aşamalardan geçen tüm ebeveynlerin bildiği gibi, tuvalet problemi, sadece anne-babanın değil çocukla birlikte, yaşadığı ortamı paylaşan herkesin sorumluluğu haline geliyor. “Uyan da balığa çıkalım ablaaa, Üsküdar’da sabah olduu. Çocuk askere gidecek neredeyse!” diyenler, sizi duyuyorum bilesiniz 🙂 İtiraf etmem gerekirse, psikiyatrların pek bir önemsedikleri tuvalet eğitimi olayı, benim için çok öncelikli konulardan olmadı. Okumaya devam et