#direngörkem

Gezi Direnişi nedeniyle neredeyse bir aydır “grev” vardı blogda. Hem sosyal medyadaki yoğun mesaim, hem oğlanın okulunun tatile girmesiyle kafamda günün 12 saati boza pişmeye başlaması, bir yandan anneanne-babaanne ziyaretleri, karneler, el öpmeler, Bodrum’da olduğumuz vakitlerde yaşadığımız misafir akınları falan filan… Yazı yazacak kafa da yoktu, zaman da…

Bu sabah Rüzgar yüzünden geçirdiğim bir cinnet anında bir baktım ki refleks gibi bilgisayar başına geçmişim. Hani sizlerle dertleşeceğim ya… Şakada şukada yazıverdim. Sonra da dedim ki, “ben en iyisi, bunu şimdilik taslaklara atayım”. Gezi Direnişi sürecinde yaşadığım, beni Instagram’da, Facebook’ta takip etmeyenlerin bilmedikleri bir olay vardı. Önce onu anlatayım.  Hem yumuşak geçiş olsun 🙂

Rüzgar’ın karne aldığı Cuma’dan bir gün önce, sınıfça gideceğimiz öğlen yemeğinin yerine bakmak üzere dışarı çıktım. Çıkmışken alışveriş de yapayım dedim. Alışverişi yaptım, tam arabaya yürürken WhatsApp’dan bir mesaj geldi. Otoparkta arabanın içine oturdum. Mesajı gönderen arkadaşımla yazışmaya başladım. Bu arada, Facebook’tan saçma sapan iletiler almaya, sayfamdaki paylaşımların bazıları kaybolmaya, twitter’da yumurta kafalı meçhul tipler tarafından takip edilmeye de başlamıştım. Şöyle şahıslar da çıktı ortayaOkumaya devam et

Biber gazı yutmadım ama benim de söyleyeceklerim var…

“The quickest way of ending a war is to lose it. ”*

George Orwell

28 Mayıs’ta, önceki yazımı yazdığımda, ertesi gün yepyeni bir Türkiye’ye uyanacağımı bilmiyordum. Zaman zaman yanlış yönlere saptıysa da bizim jenerasyonun gördüğü en büyük direnişi yaşıyoruz şu günlerde. Evet, 28 Mayıs 2013 Taksim Gezi Parkı Direnişi‘nden söz ediyorum.

Herkes, olumlu ya da olumsuz, konuyla ilgili mutlaka kalem oynattı, ben Bodrum’da kendimi biraz Fransız, biraz da İsviçreli hissettiğimden, Gezi Parkı havasını da koklamadığımdan (daha doğrusu biber gazı solumadığımdan demeliyim) yazmak istemedim. Ama bu büyük gelişimi görmezden gelmek, tarihe not düşmemek olmazdı. Okumaya devam et