Z Kuşağı ebeveyni olmak: Sınırı, çocuğun ihtiyacına değil, isteğine koyun!

Yine geç gelen bir seminer yazısı ile karşınızdayım. Milletçe isteksizliğin, halsizliğin dibine vurduğumuz şu günlerde, toparlayıp da yazamadım bir türlü. Ancak baktım, üst üste soran çok (Aslında beş-altı kişi falan sordu da, böyle yazınca daha havalı oluyor :)) “Ha gayret Görkem” dedim, geçtim bilgisayarın karşısına. Böylece, Rüzgar üniversite çağına gelmeden bir semineri daha yazmak kısmet oldu çok şükür.

“Artık bloglar okunmuyor, kolay tüketilen paylaşımlar isteniyor” deniyor ama bakıyorum, benim blogda en fazla hit alan yazılar, akademik olanlar, çeviriler ve seminer notları… Örneğin, Azmi Varan semineri ardından yazdığım “Hayat, çocukluğun tekrarından ibarettir” başlıklı paylaşımım, açık ara önde hala… Zaten beni tanıyanlar bilir ki, rating, beğeni endişem olmadı hiç. Ne burada, ne de sosyal medyada. Kimseyle anlaşmam yok, bir yere bağlı değilim, kendimi zorlamıyorum, sadece içgüdülerimi dinliyorum. Hayatımda kimseye hesap vermeden, gerçekten canımın istediği gibi davrandığım tek alan burası, onu da kimselere vermeye niyetim yok. Okumaya devam et

Bu ülkede doğmayı ben seçmedim.

Bu ülkede doğmayı ben seçmedim.

Ama bu çocuğu doğurma kararını ben verdim. Daha doğrusu, ben ve eşim verdik. Onu besledim. Umutla büyüttüm. Elimden geldiğince kötülüklerden uzak tuttum. Gereksiz uyaranlara maruz kalmasın diye klip izlemeyi, yetişkin programlarını takip etmeyi bıraktım. O doğduğundan beri “prime time”da televizyonda ne oluyor, bilmiyorum. En son ne zaman televizyon dizisi izlediğimi hatırlamıyorum bile… Evimize senelerce katkılı gıdalar girmedi (Bizden görüp istemesin diye). Okullarını seçerken kılı kırk yardım. Seksist, aptal pop şarkıları diline dolanmasın diye radyo dinlemeyi bıraktım. Çocuğum başarılı olsun, sınavlarda başı çeksin, parmakla gösterilsin diye hayaller kurmadım. İyi bir kalbi olsun, kimsenin üzerine basarak yükselmesin, kendini bilsin istedim. Bunları “iyi bir anne” olmak için değil, doğrusunun, sıradan olanın böyle olması gerektiğine inandığım için yaptım.

Bu çocuk, benim çocuğum. Okumaya devam et

Yazgı…

A cat looks on as a policeman aims his weapon during an attempted coup, in Istanbul, Turkey July 16, 2016. REUTERS/Kemal Aslan TPX IMAGES OF THE DAY

*

Ne yazacağımı, ne anlatacağımı bilmiyorum.

Sanırım hayatımın en ağır Pazartesi sendromlarından birini yaşıyorum.

Geçen haftanın son iş gününün gecesi, kocamla oturmuş, kendi hayatımızı nasıl yeniden yönlendirebileceğimizi konuşurken; birdenbire tüm endişelerimiz yerini bambaşka bir şeye bıraktı. Sonra, uykusuz, öfkeyle, dehşetle geçen günler ve geceler… Yalan haberler, doğru haberler, hala şaşırabildiğini görerek şaşırmak, camii hoparlöründen yükselen ilahiler, tekbir seslerine karışan kornalar, vandalizm, linç, evlerinin üzerinden F16 geçen arkadaşlarımın korkularına şahitlik etmek, bir yandan, çocuğun için hayata bir yerinden karışma zorunluluğu, geleceği düşündükçe çıldıracak gibi olmak…

Beni tanıyanlar bilir, farklı düşüncelere tahammül eşiğim yüksektir. Kendim gibi olmayan insanların yakın çevremde bulunmalarından rahatsız olmam. Hayatımda hiç bir zaman, böyle bir sebepten sosyal medyada, insan temizliği yapmadım. Ancak bu yaşanan trajedinin öyle ya da böyle destekçisi olanların, 145’i sivil, 208 kişinin hayatını kaybettiği, binlerce kişinin yaralandığı darbemsi şeyin “halkın” iradesiyle püskürtüldüğüne inananların varlığı beni deli ediyor.

Ne yazık ki olanları çözümleyecek derinlikte tarihsel bilgiye sahip değilim. Komplo teorisyenliği yapacak donanımım da yok. Ama söylemek istediğim bir kaç şey var:

1. Öncelikle, darbe olmasını hiç istemedim. Haberi ilk duyduğum anda vücudumu bir ürperti kapladı. Dondum kaldım.

2. Etrafta galeyana gelmeye hazır, korkunç bir topluluk var ve bu çok tehlikeli.

3. Kimseye güvenmiyorum.

4. Gerçekten çok ama çok cahil bir milletiz. Eğitimlisiyle, eğitimsiziyle; okumayı, dinlemeyi, araştırmayı, muhakemeyi bilmeyen bir insan topluluğuyuz.

5. Korkuyorum.

Aşağıdaki fotoğraf, “o gece”ye ait twitter zaman akışımdan kısa bir bölüm. Böyle bir gecenin iki gün sonrasında, bunlar hiç yaşanmamış gibi giyindik, işimize gittik, “bilgilerinize sunarım”lı falan mailler attık, çocuklarımızı futbola götürdük vesaire…
gece

Bir özgürlük sevdalısı olarak, bu memlekette doğmak da benim kişisel trajedim.

Çok sıkıldım… Yarınımı bilmemekten, çocuğuma karşı kuyruğu dik tutmaya, umudumu besleme çalışmaktan, unutmaktan, alışmaktan çok yoruldum.

Şu anda Başbakan Binali Yıldırım, televizyonda açıklama yapıyor. Gündüzleri işimize gidip, geceleri meydanlarda demokrasi nöbeti tutmaya devam edecekmişiz.

Oldu.

Eğer başıma bir şey gelmeyecekse sorabilir miyim? Hangi demokrasi?

A cat looks on as a policeman aims his weapon during an attempted coup, in Istanbul, Turkey July 16, 2016. REUTERS  / Kemal Aslan 

Delirmeden, masaları kemirmeden, sevdiklerimize çemkirmeden zayıflamanın yolları…

Hamileliğimde 24 kilo (Yazı ile yir-mi döööört) alıp, karşılığında 1500 gramlık çocuk çıkartabilme yeteneğine sahip bir insanım. Rüzgar doğduktan sonra üzüntü ve stresten, aldıklarımın 10’unu çabucak verdim. Sonra “Ye yavrum, ye kızım, elden ayaktan düşersin, hem bak süt yapar. Helva ye, üzerine pekmez iç. Mercimek köftesinden minimum dokuz tane yemezsen vallahi küserim” telkinleriyle, verdiğim on kiloyu bir güzel yeniden geri aldım. Emzirme faslı bitince, diyetisyene gittim ve sekiz ayda, paşa paşa eski kiloma döndüm.

Ardından Bodrum’a taşındık. Buradaki tatlı hayat bizi yeniden Romalılar gibi yaşamaya itince, bu beden dayanır mı, başladı yine semirmeye. Herkes bedeniyle barışık olmalı. Kilolu, zayıf, balık etli ya da armut vücutlu fark etmez, kendini seven kadın çekicidir. Ama ben kilolu Görkem’i sevmiyordum. Öyle ki, geçtiğimiz yaz denize bir ya da iki kez girdim (Bodrum’da yaşadığımızı yeniden hatırlatmak isterim). En son, olay, Rüzgar’ın doğum günü fotoğraflarını gördüğümde patlak verdi. Allahım, nasıl yani?? Bir de halime bakmadan saçlarımı da kısacık kestirmişim, o ne özgüven o???? Ense olmuş bir havaalanı. Bel falan yok, gitmiş! O gıdıya ne demeli? Bir şeyler yapmam lazımdı. Yaptım da. Okumaya devam et

“Orada” ilk anneler günü…

Özel günlere anlam yüklenmesine karşı değilim. Benim babam yok ama Babalar Günü’nde gördüğüm fotoğraflara, kutlamalara, “Baban olsun yeter” temalı paylaşımlara kızmıyorum. Üzülüyorum evet ama kızmıyorum. Ben de bu vesileyle babamı anıyorum diyerek kendimi avutuyorum.

Bu anneler günü ise belki de ilk kez böylesine yanık içim, kolum, kanadım kırık. Çünkü ben, muhteşem bir anne tanıdım. Ve bu, onun “orada” geçireceği ilk anneler günü. Tanıdığım en kuvvetli, en dirençli, en savaşçı, en çılgın, en yüreği tertemiz anne. Kemoterapiden çıkıp kızıyla trambolinde zıplayan, çok ağrısı olduğu zamanlarda, yattığı yerden çocuğunun hayatını, onda hiç bir tedirginlik yaratmadan, en ince detayına kadar programlayan, inatla, umutla, sırf kızıyla biraz daha fazla birlikte olabilmek için sekiz ay biçilen hayatına sekiz sene katan, “Hiç isyan etmedin mi, “neden ben” diye sormadın mı?” soruma, “İlk hastalandığımda sordum. Sonra onkoloji hastanesinde benimle sıra bekleyen minicik çocukları gördüğümde, bir daha asla o soruyu ağzıma almadım” diye cevap veren, aslında en çok bozulduğu şeyin, saçlarının dökülmesi olmasına rağmen çeşit çeşit peruklarıyla eğlenen, hayatın anlamını, değerini çoktan çözdüğü için hiç bir şeyi ertelemeden nefes nefese, tadına vara vara, karıncayı bile incitmeden, ah demeden, of demeden yaşayan… Okumaya devam et

“Bırakın çocuklarımızın ruhları özgürce aksın, biz yalnızca eşlikçileri olalım”*

Anne olduktan sonra hayatımızda ne kadar çok şey değişiyor. Sorumluluklarımız değişiyor, dünyaya bakışımız, korkularımız, hayat arkadaşımızla ilişkilerimiz, konfor anlayışımız, gelecek planlarımız değişiyor. Sosyal çevremiz de farklılaşıyor tabii. Özellikle çocuğumuzun ilkokula başlamasıyla etrafımızda bir “Anneler ağı” örülmeye başlıyor. Öyle önemli ki bu ağ, sizi yetersizlik duygularıyla depresyona da sokabilir, ellerinizden tutup en zor anınızda yükseltebilir de… Bu yüzden etrafınızdaki kişileri, özellikle çocuk büyütürken çok çok iyi seçmelisiniz diye düşünüyorum ben. Lohusalık döneminizde, “Sütün yetiyor mu?” “Bu çocuk sanki büyümüyor” “Ne kadar zayıf” “Valla şekerim, daya mamayı, bütün gece mışıl mışıl uyu” diye beyninizi yiyen çevrenizdeki kadınları hatırlayın. Bu durumun çeşitli varyasyonları, çocuğunuz büyürken de karşınıza çıkıyor, çıkacak… Sizi aşağı çekmekten, yetersiz ya da eksik hissettirmekten tuhaf bir zevk alan insan toplulukları oluşacak çevrenizde. Üstelik bunun için çok elverişli bir ortamda çocuğunuz: Okulda. Artık başarınız (?!) ölçülebilir durumda. Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararlarının, sınav sonuçlarının, diğer ebeveynlerin yorumlarının gölgesinde anneliğiniz. İstediğiniz kadar “Akademik başarı benim için ölçüt değil” deseniz de, sistemden etkilenmemeniz mümkün değil.

Bu yüzden başlıyoruz çalışmaya… Ebeveyn olarak yıllardır edinmeye uğraştığımız pedagojik temellerin üzerine bir “öğrenci” yerleştirmeye çalışıyoruz. Kimimiz abartıyor durumu, çok başarılı fakat hırstan gözü dönmüş bir çocuk yaratıyor, kimimizin çocuğu mutlu ama “başarısız”, bazısı öz disiplin kavramının yanından bile geçmemiş, kimisi vasat, öyle tutturmuş gidiyor.

Bu durumda öğretmenlerin işi de çok zor. Çocuklarımızı kendi değerlerimize göre yoğurup, ellerine veriyoruz. İstiyoruz ki bu hamurdan şahane bir “ürün” çıkarsınlar. Hem mutlu, hem uyumlu, sosyal, akademik olarak üst seviyede, asla sorun çıkarmayan bir ürün. Bu mümkün mü?

Rüzgar’ın, bir zamanlar, yazı yazmaktan yorulup okumaktan vazgeçtiğini ve çöpçü olma planlarını hatırlarsınız 🙂 Ona o zaman “Mutlu ve kazandığın paradan hoşnut olduğun sürece, tabii ki çöpçü olmayı hedeflemende sorun yok” demiştim. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, çocuğumuzun başarılarıyla göğsümüz kabarmaz mı… “Başarı” bize göre göreceli bir kavram olsa bile.

İşte bu uğurda, kendimizi seminerden seminere atıyor, yepyeni şeyler öğreniyor, sonra memleketin haline bakıyor, “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” demekten kendimizi alamıyoruz. Okumaya devam et

Dünya’nın en yalnız çocuğu

Yaklaşık üç haftadır, Rüzgar’la, uzun zamandır yaşamadığımız bir gelişim dönemecinin üstesinden gelmeye çabalıyoruz.

Rüzgar bu yıl dokuz yaşına bastı. İnsanın eli-ayağı nasıl bağlanıyor, bazen nasıl da biçare kalıyor çocuğu söz konusu olduğunda, unutmuşum… Gece kabuslarını, her an diken üzerinde oturmayı, üç saat uykuyla işe gitmeyi, sürekli kafanı kurcalayan “Ne yapsam, şu yöntemi mi uygulasam, üzerine mi gitsem, kendi haline mi bıraksam?” sorularını unutmuşum.

Hani sizin derdiniz dünyanın en ağır yüküymüş gibi hissedersiniz ya; işte böyle düşünüp çözüm aramak için internette dolaşırken tanıştım David ile. Hiç yaşayamadığı kısacık hayatı, çaresizliği, yalnızlığı vurdu yüzüme yüzüme…  Okumaya devam et