Z Kuşağı ebeveyni olmak: Sınırı, çocuğun ihtiyacına değil, isteğine koyun!

Yine geç gelen bir seminer yazısı ile karşınızdayım. Milletçe isteksizliğin, halsizliğin dibine vurduğumuz şu günlerde, toparlayıp da yazamadım bir türlü. Ancak baktım, üst üste soran çok (Aslında beş-altı kişi falan sordu da, böyle yazınca daha havalı oluyor :)) “Ha gayret Görkem” dedim, geçtim bilgisayarın karşısına. Böylece, Rüzgar üniversite çağına gelmeden bir semineri daha yazmak kısmet oldu çok şükür.

“Artık bloglar okunmuyor, kolay tüketilen paylaşımlar isteniyor” deniyor ama bakıyorum, benim blogda en fazla hit alan yazılar, akademik olanlar, çeviriler ve seminer notları… Örneğin, Azmi Varan semineri ardından yazdığım “Hayat, çocukluğun tekrarından ibarettir” başlıklı paylaşımım, açık ara önde hala… Zaten beni tanıyanlar bilir ki, rating, beğeni endişem olmadı hiç. Ne burada, ne de sosyal medyada. Kimseyle anlaşmam yok, bir yere bağlı değilim, kendimi zorlamıyorum, sadece içgüdülerimi dinliyorum. Hayatımda kimseye hesap vermeden, gerçekten canımın istediği gibi davrandığım tek alan burası, onu da kimselere vermeye niyetim yok. Okumaya devam et

Reklamlar

Ben bunları kimseye anlatmadım*

Yoğun bakım servisinin ana kapısından sıvışmayı başarmıştık. Uzun süren refakatçilik kariyerimizde bu konuda uzmanlaşmıştık artık. Annem hemşireye benim için yalvarıyordu, “Kızı bir kez daha görmek istiyor. Ne olur izin verin” Annelik içgüdüsüyle bunun son kez olacağını biliyordu belki, ondandı ısrarı… Hemşirenin, “Çaktırmadan geçsin” anlamına gelebilecek bir hareket yapmasıyla, koridora fırladım. Nefes nefese bulunduğu yere ulaştım, otomatik kapı açılsın diye elimi uzatmamla, doktorla göz göze geldik. “Babam” dedim. “Ben babam için…” Doktor üç saniye kadar yüzüme baktı. Üç yüz yıl falan geçti o sırada. Sert bir tonda “Sonra” dedi. Gözlerinde tuhaf bir bakış vardı, sesindeki tonla çelişen.

Beş dakika kadar sonra o haber geldi. Okumaya devam et

Yazgı…

A cat looks on as a policeman aims his weapon during an attempted coup, in Istanbul, Turkey July 16, 2016. REUTERS/Kemal Aslan TPX IMAGES OF THE DAY

*

Ne yazacağımı, ne anlatacağımı bilmiyorum.

Sanırım hayatımın en ağır Pazartesi sendromlarından birini yaşıyorum.

Geçen haftanın son iş gününün gecesi, kocamla oturmuş, kendi hayatımızı nasıl yeniden yönlendirebileceğimizi konuşurken; birdenbire tüm endişelerimiz yerini bambaşka bir şeye bıraktı. Sonra, uykusuz, öfkeyle, dehşetle geçen günler ve geceler… Yalan haberler, doğru haberler, hala şaşırabildiğini görerek şaşırmak, camii hoparlöründen yükselen ilahiler, tekbir seslerine karışan kornalar, vandalizm, linç, evlerinin üzerinden F16 geçen arkadaşlarımın korkularına şahitlik etmek, bir yandan, çocuğun için hayata bir yerinden karışma zorunluluğu, geleceği düşündükçe çıldıracak gibi olmak…

Beni tanıyanlar bilir, farklı düşüncelere tahammül eşiğim yüksektir. Kendim gibi olmayan insanların yakın çevremde bulunmalarından rahatsız olmam. Hayatımda hiç bir zaman, böyle bir sebepten sosyal medyada, insan temizliği yapmadım. Ancak bu yaşanan trajedinin öyle ya da böyle destekçisi olanların, 145’i sivil, 208 kişinin hayatını kaybettiği, binlerce kişinin yaralandığı darbemsi şeyin “halkın” iradesiyle püskürtüldüğüne inananların varlığı beni deli ediyor.

Ne yazık ki olanları çözümleyecek derinlikte tarihsel bilgiye sahip değilim. Komplo teorisyenliği yapacak donanımım da yok. Ama söylemek istediğim bir kaç şey var:

1. Öncelikle, darbe olmasını hiç istemedim. Haberi ilk duyduğum anda vücudumu bir ürperti kapladı. Dondum kaldım.

2. Etrafta galeyana gelmeye hazır, korkunç bir topluluk var ve bu çok tehlikeli.

3. Kimseye güvenmiyorum.

4. Gerçekten çok ama çok cahil bir milletiz. Eğitimlisiyle, eğitimsiziyle; okumayı, dinlemeyi, araştırmayı, muhakemeyi bilmeyen bir insan topluluğuyuz.

5. Korkuyorum.

Aşağıdaki fotoğraf, “o gece”ye ait twitter zaman akışımdan kısa bir bölüm. Böyle bir gecenin iki gün sonrasında, bunlar hiç yaşanmamış gibi giyindik, işimize gittik, “bilgilerinize sunarım”lı falan mailler attık, çocuklarımızı futbola götürdük vesaire…
gece

Bir özgürlük sevdalısı olarak, bu memlekette doğmak da benim kişisel trajedim.

Çok sıkıldım… Yarınımı bilmemekten, çocuğuma karşı kuyruğu dik tutmaya, umudumu besleme çalışmaktan, unutmaktan, alışmaktan çok yoruldum.

Şu anda Başbakan Binali Yıldırım, televizyonda açıklama yapıyor. Gündüzleri işimize gidip, geceleri meydanlarda demokrasi nöbeti tutmaya devam edecekmişiz.

Oldu.

Eğer başıma bir şey gelmeyecekse sorabilir miyim? Hangi demokrasi?

A cat looks on as a policeman aims his weapon during an attempted coup, in Istanbul, Turkey July 16, 2016. REUTERS  / Kemal Aslan 

Delirmeden, masaları kemirmeden, sevdiklerimize çemkirmeden zayıflamanın yolları…

Hamileliğimde 24 kilo (Yazı ile yir-mi döööört) alıp, karşılığında 1500 gramlık çocuk çıkartabilme yeteneğine sahip bir insanım. Rüzgar doğduktan sonra üzüntü ve stresten, aldıklarımın 10’unu çabucak verdim. Sonra “Ye yavrum, ye kızım, elden ayaktan düşersin, hem bak süt yapar. Helva ye, üzerine pekmez iç. Mercimek köftesinden minimum dokuz tane yemezsen vallahi küserim” telkinleriyle, verdiğim on kiloyu bir güzel yeniden geri aldım. Emzirme faslı bitince, diyetisyene gittim ve sekiz ayda, paşa paşa eski kiloma döndüm.

Ardından Bodrum’a taşındık. Buradaki tatlı hayat bizi yeniden Romalılar gibi yaşamaya itince, bu beden dayanır mı, başladı yine semirmeye. Herkes bedeniyle barışık olmalı. Kilolu, zayıf, balık etli ya da armut vücutlu fark etmez, kendini seven kadın çekicidir. Ama ben kilolu Görkem’i sevmiyordum. Öyle ki, geçtiğimiz yaz denize bir ya da iki kez girdim (Bodrum’da yaşadığımızı yeniden hatırlatmak isterim). En son, olay, Rüzgar’ın doğum günü fotoğraflarını gördüğümde patlak verdi. Allahım, nasıl yani?? Bir de halime bakmadan saçlarımı da kısacık kestirmişim, o ne özgüven o???? Ense olmuş bir havaalanı. Bel falan yok, gitmiş! O gıdıya ne demeli? Bir şeyler yapmam lazımdı. Yaptım da. Okumaya devam et

Dünya’nın en yalnız çocuğu

Yaklaşık üç haftadır, Rüzgar’la, uzun zamandır yaşamadığımız bir gelişim dönemecinin üstesinden gelmeye çabalıyoruz.

Rüzgar bu yıl dokuz yaşına bastı. İnsanın eli-ayağı nasıl bağlanıyor, bazen nasıl da biçare kalıyor çocuğu söz konusu olduğunda, unutmuşum… Gece kabuslarını, her an diken üzerinde oturmayı, üç saat uykuyla işe gitmeyi, sürekli kafanı kurcalayan “Ne yapsam, şu yöntemi mi uygulasam, üzerine mi gitsem, kendi haline mi bıraksam?” sorularını unutmuşum.

Hani sizin derdiniz dünyanın en ağır yüküymüş gibi hissedersiniz ya; işte böyle düşünüp çözüm aramak için internette dolaşırken tanıştım David ile. Hiç yaşayamadığı kısacık hayatı, çaresizliği, yalnızlığı vurdu yüzüme yüzüme…  Okumaya devam et

Annemin eli…

“Yemeklerin, anılarla birleşen bir kokusu vardır” derim hep…

Öyle bir kokudur ki o, burnumuzun ucundan asla gitmez. Okul dönüşü, apartmanın merdivenlerini üçer-beşer çıkarken, evin kapısına yaklaştıkça başını döndüren kek kokusu gibi mesela… Mutluluk gibi bir şeydir o. Huzurdur, sıcaklıktır, ailedir. Hemen hemen hepimizin çocukluğu o kokularla bezelidir. Şimdi, düşündüğümde, bir anda onlarcası geliyor aklıma.

Anneannemin evinde pişen kestane mesela… Yıllar önce kuzenim şöyle yazmıştı: “1980′ler… Kış gelmiş, dışarıda hava buz buzzzz. İzmir’in o inanılmaz kuru ayazı. Babamlar illa ki haftasonu kaçarlardı bir yerlere, biz doğru Anneanne’ye… Yani Sabuş’a! Sütten kakaolu kahve, kestane kebap, sessiz sinema, dayımın odayı karıştırmalar vs. Daha ne ararsan, bir çocuk daha ne ister ki? Meşhur kuru köfte olayına girmiyorum zaten. Anneannemin her evinden büyük keyif aldık biz bütün kuzenler… Ne bileyim her şey başkaydı sanki. Teknolojinin T’si yok memlekette bırak interneti, dvd’yi vs.  Sıkılmak mı ? Asla! Sıkılmak mümkün değil ki. Çıplak ampüllü bir salon, o meşhur kafa koymalıklı gri koltuklar, o sinema sahnesi renginde kalın kadife koyu salon perdesi falan. Hep beraber doluşurduk haftasonu. Bir evin her çekmecesinden nasıl Çokolin çıkar anlamak mümkün değil. Bayılırdık herşeyine. Salon soba sayesinde sıcacık, diğer odalarda dişlerin birbirine vurur. Yıllar öncesine gidiyorum her evde kestane yapışımda.” Okumaya devam et