Z Kuşağı ebeveyni olmak: Sınırı, çocuğun ihtiyacına değil, isteğine koyun!

Yine geç gelen bir seminer yazısı ile karşınızdayım. Milletçe isteksizliğin, halsizliğin dibine vurduğumuz şu günlerde, toparlayıp da yazamadım bir türlü. Ancak baktım, üst üste soran çok (Aslında beş-altı kişi falan sordu da, böyle yazınca daha havalı oluyor :)) “Ha gayret Görkem” dedim, geçtim bilgisayarın karşısına. Böylece, Rüzgar üniversite çağına gelmeden bir semineri daha yazmak kısmet oldu çok şükür.

“Artık bloglar okunmuyor, kolay tüketilen paylaşımlar isteniyor” deniyor ama bakıyorum, benim blogda en fazla hit alan yazılar, akademik olanlar, çeviriler ve seminer notları… Örneğin, Azmi Varan semineri ardından yazdığım “Hayat, çocukluğun tekrarından ibarettir” başlıklı paylaşımım, açık ara önde hala… Zaten beni tanıyanlar bilir ki, rating, beğeni endişem olmadı hiç. Ne burada, ne de sosyal medyada. Kimseyle anlaşmam yok, bir yere bağlı değilim, kendimi zorlamıyorum, sadece içgüdülerimi dinliyorum. Hayatımda kimseye hesap vermeden, gerçekten canımın istediği gibi davrandığım tek alan burası, onu da kimselere vermeye niyetim yok.

Neyse, gelelim bu seferki konu başlığımıza:

Hepimizi ilgilendiren bu çok önemli konuyu, okulumuz TED Bodrum Koleji ev sahipliğinde dinleme olanağı bulduk. Benim için bir diğer önemi de, yıllardır sosyal medyadan çocuklarımızı birlikte büyütüp birbirimize destek olduğumuz, çoğu zaman birlikte heyecanlanıp birlikte hayal kırıklığına uğradığımız, onca duyguyu, sözcüğü, isyanı, birleşmeleri, ayrışmaları, eylemleri, başlangıçları, bitirişleri paylaştığımız, bence bu alemin en üretken kadınlarından olan Elif ve Peri ile “fiziksel anlamda da” tanışma olanağı bulmamız. Bunun yanı sıra, yukarıdan bakmayan tavrı, ılımlı yapısı, akıcı ve doğal anlatımı, sakin sesi, güzel gülümseyişi ile Klinik Psikolog ve Psikoterapist Hilal Çerçel‘i dinleme ayrıcalığına ulaşmak. Seminerin moderatörlüğünü de çok değerli Anaokulu Koordinatörümüz Sibel Özkul yapınca, gerçekten bizim için çok verimli bir seminer oldu.

Not: Aşağıdaki notlarda, aksi belirtilmedikçe, tüm yazılanlar Hilal Çerçel’in anlatımlarından aktarılmıştır. Yeşil italik yazılar, her zamanki gibi benim eklemelerim. Sürç-i lisan ettiysem, affola…

Z Kuşağı nedir?

Kuşak, kelime anlamı olarak, aynı tarihlerde doğmuş, belli ortak dertleri olan insanlar. Biz, şu anda beş kuşak bir arada yaşıyoruz.

• Sessiz kuşak (1945 ve öncesi doğanlar)

• Bebek patlaması “Baby Boomers” (1945-1960 arası)

• X kuşağı (1961-1980 arası)

• Y Kuşağı (1981-1995 arası) Bu kuşakta olmayı çok isterdim ama maalesef bir üstteyim 🙂 

• Z kuşağı (1995 ve sonrası doğanlar)

Bu kuşaklar, birbirlerinden farklı oldukları kadar aynı zamanda da ortak deneyimleri de olan kuşaklar. Örneğin, ilk iki kuşak, büyük yoksunluğun bulunduğu bir dönemden geliyor. Bu dönemlerde, insanlığın temel amacı şu: Hayatta kalmak! Dolayısıyla çocuk bakımı, onların duygusal gereksinimleri gibi şeyler daha geri planda kalan bir olgu. En önemli şey: Yaşayabilmek.

X kuşağı (Bir diğer deyişle 68 kuşağı) ise değişimi başlatan kuşak. Artık bazı gereksinimleri fark etmiş, kendini geliştirmiş bir kuşak. Y kuşağı da aslnda etkinliğini Gezi Parkı Olayları ile göstermiş, birçok değişimi üst üste yaşamış kuşak.

X ve Z kuşağı, birbirine çok yakın. Türkiye’de en yüksek nüfus Z Kuşağı’na ait.

Aslında bu dönemde görülen şiddetli iletişim çatışmaları, bu kadar farklı kuşağın bir arada yaşamasından kaynaklanıyor.

(Bu noktada şöyle düşündüm: Baksanıza, X kuşağı hem evlerden şehirler arası telefon açılamayan, santrale bağlanıp telefon numarası yazdırılan dönemi gördü, şimdi WhatsApp’ten görüntülü konuşma yapıyor. Aslında her ne kadar zorlansak da insanlığın uyum yeteneği inanılmaz. Geçtiğimiz yıl, Rüzgar arabadaki kaset boşluğunu gösterip “Buraya ne konuluyor anne?” diye sormuştu. Gel de anlat şimdi :)) 

X kuşağı, saygı kavramını önemsemiş, bu sebepten içinden geçeni hiç dilediğince söyleyememiş bir kuşak. Bu yüzden de kurumsal hayata yatkınlığı var.

Z Kuşağı ebeveynleri neler yaşıyor?

Bu noktada, temel problem internet güvenliği. Bilgiye de, zararlı içeriklere de ulaşmak artık çok kolay. Elif, oğluna “13 yaşından önce kesinlikle telefon yok” demesine rağmen şimdi lojistik anlamında sıkıntı yaşadığı için, ne yapacağını düşünüyor.

Hilal Çerçel de bu noktada oldukça mantıklı bir çözüm sunuyor: Sadece konuşmaya yarayan tarih öncesi çağdan kalan pabuç kalınlığındaki cep telefonları. Bulursak hemen alalım 😉

Peri ise internet güvenliği seminerinden sonra “Yasaklama yok, sınırlama var” mottosuna uymaya başlamış. Buna rağmen zaman zaman koyduğu kuralları bozmak durumunda kaldığını itiraf ediyor (Hangimiz kalmıyoruz ki…) ve bunun ebeveynliğin çözmeye çalıştığı kısmı olduğunu belirtiyor.

Sibel Hanım sınırlamalar konusunda çok güzel bir örnek veriyor:

Biz, su bardağıyız.

Çocuklar ise su.

O bardağa ihtiyacımız var. Yoksa su dağılır.

Hilal Çerçel, “en çok karşılaştığımız konu, sınırlar konusu” diyor. Hep hazır bir cevap bekleniyor ebeveynlerden. “Günde şu kadar saat internet, fazlası yok” gibi. Ancak Çerçel, bunun gerçekçi bir çözüm olamayacağını belirtiyor. Önemli olan şu: Sınırı, çocuğun ihtiyacına değil, isteğine koymak! 

Şimdiki çocuklar genelde evin içinde büyüdükleri için (Bodrum çocukları bunun dışında kalıyor neyse ki), ciddi bir hareket ihtiyaçları var. Eskiden çoğumuz annemizle oyun oynamazdık. Öyle bir talebimiz de olmazdı. Çünkü oyun gereksinimimizi sokakta rahatlıkla karşılardık. Ancak şimdi bunu karşılayabileceği alanlar yaratmak, ona göre ihtiyaçları belirlemek için kafa yoruyoruz. Tableti de tamamen yasaklamayı değil, kullanımını düzenlemeyi deneyebiliriz. Yemek yerken tabletle oynamasını kısıtlamak gibi.

Aslında teknolojiyi yönetmesi gereken daha çok bizleriz.

Peri: Ben çok kişisel şeyler paylaşmamaya özen gösteriyorum sosyal medyada. Ancak geçenlerde kendimi çekerken çocukların kavga sesleri de çıkmış ve bunu duyan komşumuz kızıma neden kavga ettiklerini sormuş. Bunu duyduktan sonra daha da özen gösterir oldum.

Hilal Çerçel, bence hayatlarımızın en kilit noktalarından birine parmak basarak devam etti seminere:

Hepimiz ebeveynlerimizin en sevmediğimiz yönlerine sahibiz. Özellikle stres anlarında ortaya çıkan bu “canavar” hepimizin içinde saklı. (Düşündüm, benim annemden devraldığım canavarım, evham).Çocukluğumuzu tanımalı ve bunları çözmeliyiz. İşin enteresan yanı “Ben annem gibi olmayacağım” bizim kuşağın mottosu haline geldi. Çocukluğu anlamanın psikolojideki geçmişi bile ancak 50-60 yıllıktır. Çocukları anladıkça istekler değişti. Uğraşmamız gereken çok fazla detay var.

Sibel Özkul: Biz kaygılarımızı fazla mı geçiriyoruz çocuklarımıza acaba?
Elif: Örnek olacağız diye sporu bile çocuklarımız için yapıyoruz.
Hilal Çerçel: Bir çocuğun öğrenmesinin en güzel ve etkili yolu, ona maruz kalmasıdır. Anne okuyorsa, çocuk da okur. Kendimize verdiğimiz çeki-düzen çocuğumuza yansır. Örnek olmak zordur ama doğrudur.

Sibel Özkul: Bu dijitalin çocuklara hiç mi faydası yok? İçine doğdular sonuçta.
Hilal Çerçel: Tabii ki var. Biz, bildiğiniz gibi, biz gelişimde 0-3 yaşı çok önemsiyoruz. O dönemde mümkün olduğunca dijital uyaranlardan koruyup sonrasında kontrollü olarak kullanmasına izin verebilirsiniz. Bir araştırma yapılmış, 20 yıl öncesinin 20 yaşı ile günümüzün 20 yaşı karşılaştırılarak incelenmiş ve görülmüş ki bu çağdaki gençte, beyinsel alanlar değişmiş, görsel alan genişlemiş.

3 yaşından sonra, mutlaka içerik kontrolü ile teknolojiyle tanıştırabilirsiniz. Uygun kullanıldığında öğrenmeyi geliştiriyor teknoloji kullanımı. Yalnız dikkat edilmesi gereken, teknoloji kullanılırken, diğer uyarıcılara da mutlaka yer verilmeli.

Beyin, el ile öğrenir. Çocukların teknoloji gelişimiyle bağlantılı olarak kullandıkları işaret parmağı kastedilmiyor burada. Bebek, üç boyutu ile dokunamadığı bir şeyi öğrenemez. Eller mutlaka kullanılmalı. Araçlar çeşitlendirilerek diğer duyu organları da öğrenme sürecine katılmalı. İşaret parmağı ile ekrana dokunması bir zeka göstergesi değil.

10 yaşındaki bir danışanım bir gün bana büyümek istemediğini söyledi. Nedenini sorduğumda şöyle yanıtladı: “Büyümek eğlenceli değil, büyükler sadece telefona bakıyor. Hiç oyun oynamıyor”.

Çocuğunuzun teknolojiye bağımlı olup olmadığını, tablet/bilgisayar/telefon vs. karşısında geçirdiği süre ile değil, yoksunluk durumunda ne yaptığını gözlemleyerek daha doğru değerlendirebilirsiniz. Anksiyete, içe kapanma, izole olma vb. gibi davranışlar bağımlılık sinyalleri olabilir.

Bir şeyi kullanıma açmadan önce, kullanılma şekli ile ilgili, mümkünse yazılı olarak mutlaka konuşulmalı, anlaşmaya varılmalı. Telefonu odada bulundurmama kuralı konulabilir örneğin. Ayrıca, teknoloji kullanımı bir ödül olarak konulmamalı.

Elif: Yabancı bir kaynakta okudum, orada diyordu ki: Siz de anne/babanızın yaptıklarını yapacaksınız. Sadece medya araçları değişti.

Hilal Çerçel: Çocuğun hazır olmadığı bir uyaranla karşılaşması sarsıcı olabiliyor. Bu ara Minecraft korkusu diye bir olgu çıktı ortaya. Çok ciddi sayıda çocukta şahit oluyoruz. Bundan kaçınmak için ne oynuyorlar, nasıl oynuyorlar, ne izliyorlar çok iyi öğrenmemiz lazım.

Şöyle bir gerçek var: Teknolojik aletlerle vakit geçirmektense, çocuk, her zaman arkadaşlarıyla birlikte olmayı tercih ediyor. Ona bu alanı sağlaması gereken bizleriz.

İnternet güvenliği konusunda da üzerimize görev düşüyor: Çocuklara gereğinden fazla bilgi vermekten kaçınarak basit sorularla konuyu açabilirsiniz. Örneğin “Birisi senden pijamalı fotoğrafını göndermeni isterse ne yaparsın” diye sorabilir, oyunu hakkında sorular yöneltebilirsiniz.

Elif: Ben oğluma “Sana iyi gelmeyecek içerikler var. O yüzden kısıtlamaya çalışıyoruz” diyorum. Bir de çocuğun, olumsuz bir şeyle karşılaştığında gelip bu konu hakkında konuşabileceği iletişim yolları açık olmalı.

Sibel Özkul: Kısıtlama, merakı beslemez mi? Biz, çocukken okumamamız gereken çoğu şeyi okuduk örneğin (Kahkahalar)

Hilal Çerçel: Her şeyi konuşarak / yaşayarak anlatmalı. “Sokakta tanımadığın birine ev adresini söyler misin? O zaman fotoğraf yayınlarken konumunu da paylaşmamalısın” gibi. Sadece “Hayır!” demek değil, endişelerimizi onun diliyle aktarmak. Aslında her devrin çocuğunun korkuları, kaygıları benzer. Yapmamız gereken sokakta aldığımız / alacağımız önlemleri, internette de almak.

Elif: Benim hep şöyle bir kontrol mekanizmam oldu: Bir gazeteye manşet olmasını istemeyeceğin şeyi sosyal medyaya koyma.

Sibel Özkul: Aslında çocukluk hiç değişmedi. Gazoz kapaklarıyla oynardık, yerini Minecraft aldı. Teknoloji kötü bir şey değil, tek yapmamız gereken onu yönetmek.

Hilal Çerçel: Ebeveynler, geleneksel oyun terapisini gördüklerinde şaşırıyorlar. “İşte, bildiğimiz şeyler, bizim zamanların oyunları” “Neden bu kadar hoşlanıyor ki” diye düşünüyorlar. Aslında oyunda çocuğa iyi gelen şey “ilişki” Orada, onun ihtiyacına eşlik eden biri var. Kaliteli zaman mitine takılma. Sıkılıyorsan bırak oyunu o kursun.. Sen figüran ol. Sadece ona katıl.

Yeri gelmişken, Hilal Çerçel’in çok sevdiğim ‘Her yetişkinin içinde “dışarı çıkmak” için ağlayan bir çocuk var‘ adlı yazısından alıntı yapmadan, geçemeyeceğim…

(…)

Farklı yetişkinler bize sık sık “büyümemizi”, “çocukluk yapmamamızı” söylemiştir. Yetişkin olmanın içsel çocuğun (bizim saf, meraklı, korkan, neşeli, hassas ve oyuncu yanımızın) bastırılması hatta yok edilmesi olduğu benimsetilmiştir. Sürekli “dur, yapma, konuşma” şeklinde ya da daha sert gelen uyarılara ise hiç girmiyorum. Dolayısıyla bugün “çocukluğa inmek” psikoterapiye atıfta bulunan bir esprinin ötesine geçememiş, günlük hayatta kendi çocukluğuna inen, onunla bağ kuran yetişkinler sıklıkla garipsenmiştir. Hatta durum öylesine vahim bir boyuta taşınmıştır ki, bugün pek çok yetişkin bir çocukla nasıl konuşacağını, nasıl oynayacağını, onunla baş başa nasıl vakit geçireceğini bilemediğini, çocuklardan korktuğunu ifade etmektedir.

Oysa ki o uzaklarda aranan “çocuk dünyasına açılan kapı” her yetişkinin bizzat içindedir. Bugün istediği bir şeyi alamadığında çok üzülen yetişkin, aslında çocukken istediği bir şey alınmayan çocuk haliyle kol kola girmiş ikisi için birden ağlamakta, isyan etmektedir. Dolayısıyla aslında pek çok davranışsal, duygusal ya da ilişkisel zorlukta bu bilinçli olarak farkında olmadığımız, yok saydığımız, bağlantıyı kopardığımız içsel çocuğun eşliği vardır.

Psikolojik açıdan yetişkin olmak yaş almayı değil, farkında olmayı, kabul etmeyi ve sorumluluk almayı içerir. Kendinin bir anda 40 yaşında mutsuz bir adam haline gelmediğini bilmek, geçmişten bugüne uzanan hikayeyi görmeyi, dolabın içinde sessizce oturan çocuğa kapıyı açıp hayatının bir parçası olmaya davet etmeyi içerir. Buradaki tek yetişkin sorumluluğu bu daveti (tıpkı bilinçli bir ebeveyn gibi) güvenli bir ortamda yapmayı içerir. Çünkü içsel çocuk neşesi, merakı, oyunculuğu kadar, öfkesi, korkusu, hayal kırıklığı ile de gelecektir. Ve bizim onu “ne kadar kabul ettiğimiz”, onun bizimle ne kadar kalacağını belirleyecektir.

Bu noktada bugün günlük hayatınızda yaşadığınız zorluklarda, sıkıntılarda neye ihtiyaç duyduğunuzu (ki bu sıklıkla güvende olmak, sevilmek, kabul edilmek, korunmak, anlaşılmak gibi temel ihtiyaçlardır) anlamak, bunun yetişkin dünyamızdan mı yoksa çocuk dünyamızdan mı gelen bir ihtiyaç olduğunu ayırt etmek önemlidir. Çünkü biz yetişkinler olarak genelde başkalarının bizim çocuk dünyamızdan gelen ihtiyaçlarımızı görüp karşılamasını bekleriz. İşte burada adalet terazisi bozulmaya başlar. Bizim geçmişte karşılanmamış ihtiyaçlarımızı bugün birlikte olduğumuz kişilerin karşılamasını beklemek onlara haksızlıktır. Bu hayal kırıklıkları ile yüzleşmek ve olanlarla halleşmek “bir yetişkin olarak” bizim almamız gereken bir sorumluluktur. Tadı acı olan bu ilacı içmek önce belki acı bir tat verecek sonrasında ise iyileşmeyi getirecektir, yetişkinin yaşam deneyimi bu sabrı verecektir. Bu sayede her yetişkin er ya da geç kendi kendine “yeterince iyi ebeveynlik” yapmayı öğrenecektir. Kendi içlerindeki çocuğa ebeveynlik yapanlar ise yeryüzündeki en iyi ebeveynler olacaklardır.

(…)

elif gorkem peri

Kaynaklar

Dijital Medya ve Çocuk (Perihan Gürer önerisi)

dijitalmedyavecocuk.bilgi.edu.tr

İçerik uygunluk platformu Common Sense Media (Elif Doğan Önerisi)

https://www.commonsensemedia.org/

Her yetişkinin içinde “dışarı çıkmak” için ağlayan bir çocuk var‘ yazısının tamamı için:

http://www.hthayat.com/yazarlar/hilal-cercel/1047528-her-yetiskinin-icinde-disari-cikmak-icin-aglayan-bir-cocuk-var

Reklamlar

5 thoughts on “Z Kuşağı ebeveyni olmak: Sınırı, çocuğun ihtiyacına değil, isteğine koyun!

    • Fatma’cım, sen de yazmaktan hiç vazgeçmeyenlerdensin. Sana gıpta ediyorum… Telefon çok iyiymiş, bunları duymuştum ama o kadar çeşidi olduğunu bilmiyordum. Belki karne hediyesi olarak alabiliriz Rüzgar’a. Çok teşekkür ederim.

  1. Sakın yazmaktan vazgeçme.
    Yazıların o kadar güzel ki. Hiç sıkılmadan sonuna kadar okudum. Gözümün önüne eve girer girmez cep telefonuma saldıran kızım geldi. Sınırlar ve koyamamalar…
    Sevgiler Görkem’ciğim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s