Kolay olacak demiyorum, uğraştığına değecek diyorum*

Clipboard01Bu fotoğrafta öyle çok şey var ki: Bebek hemşiresine çaresiz bakışımdan, gözlerimin altındaki morluklardan anlarsınız. Yoğun bakımdan yeni çıkmış, çok çok çok üzerine titrenmesi gereken 1680 gramlık bir bebek, başına neler geldiğini anlayamamış, yorgun, ağrılı, karmakarışık bir yeni anne, sorular, endişeler, korkular, umutsuzluk… Okumaya devam et

Reklamlar

Bana esmeyi anlat

Sabahın erken saatleri. Bayramın birinci günü… Deli gibi yağmur yağıyor… Ve biz, hastane odamızda, eşimle birbirimize sarılmış ağlıyoruz. Oğlumuz, yenidoğan yoğun bakım servisinde. “Bebeğiniz iyi” diyorlar. Görmek istiyoruz. “Makinadan ayrılsın öyle” diyorlar. “Ne makinası?” diye soramıyoruz. Hiç bir şey bilmiyoruz… Hiç bir şeyin farkında değiliz. O kadar cahil, o kadar şaşkın, o kadar aptalız ki. Okumaya devam et

Misafir

Misafir sanatçımız, bir kez daha Emre… Kardeşimden farksız olan canım kuzenim Melis’in, ailemizin konseptine uygun şekilde enteresan karakterli oğlu. Rüzgar doğduğunda, onlar da bizim gibi kardeş kadar yakın olsunlar mantığıyla “Bir kardeşin oldu, onunla şöyle oynayacaksınız, böyle gezeceksiniz” falan diye çocukcağızı öyle bir gazlamış ki Melis, zavallıcık bizim oğlanı ilk gördüğünde “Ama bu çok küçük, benimle oynayamaz kiii” diye ağlamaklı olmuştu. Zaten tanıştırmak için odaya götürdüğümüzde 41,5 cm’lik tosunumu (?!) yattığı yatakta bulamamış, korkuyla yanında duran file elini atmıştı garibim, Okumaya devam et

Pasifizeyim, pasifizesin, pasifizeyiz!

Emziğin İngilizcesi pacifier, bilirsiniz. Biz bu kelimeyi ilk öğrendiğimizde sevgili kocamla uzuun uzun gülmüştük. Anlamını kavramamız uzun sürmedi tabii. Rüzgar iki buçuk aylıktı. Neredeyse her öğünde, benim binbir emekle besleyip, çoğaltıp sağdığım sütlerin  yarısından fazlasını kusmaya başlayınca doktorumuzu aradık utana sıkıla. (Utana sıkıla diyorum çünkü böyle bir şey için doktora telefon etmek abukluk gibi gelmişti) Okumaya devam et