Z Kuşağı ebeveyni olmak: Sınırı, çocuğun ihtiyacına değil, isteğine koyun!

Yine geç gelen bir seminer yazısı ile karşınızdayım. Milletçe isteksizliğin, halsizliğin dibine vurduğumuz şu günlerde, toparlayıp da yazamadım bir türlü. Ancak baktım, üst üste soran çok (Aslında beş-altı kişi falan sordu da, böyle yazınca daha havalı oluyor :)) “Ha gayret Görkem” dedim, geçtim bilgisayarın karşısına. Böylece, Rüzgar üniversite çağına gelmeden bir semineri daha yazmak kısmet oldu çok şükür.

“Artık bloglar okunmuyor, kolay tüketilen paylaşımlar isteniyor” deniyor ama bakıyorum, benim blogda en fazla hit alan yazılar, akademik olanlar, çeviriler ve seminer notları… Örneğin, Azmi Varan semineri ardından yazdığım “Hayat, çocukluğun tekrarından ibarettir” başlıklı paylaşımım, açık ara önde hala… Zaten beni tanıyanlar bilir ki, rating, beğeni endişem olmadı hiç. Ne burada, ne de sosyal medyada. Kimseyle anlaşmam yok, bir yere bağlı değilim, kendimi zorlamıyorum, sadece içgüdülerimi dinliyorum. Hayatımda kimseye hesap vermeden, gerçekten canımın istediği gibi davrandığım tek alan burası, onu da kimselere vermeye niyetim yok. Okumaya devam et

“Bırakın çocuklarımızın ruhları özgürce aksın, biz yalnızca eşlikçileri olalım”*

Anne olduktan sonra hayatımızda ne kadar çok şey değişiyor. Sorumluluklarımız değişiyor, dünyaya bakışımız, korkularımız, hayat arkadaşımızla ilişkilerimiz, konfor anlayışımız, gelecek planlarımız değişiyor. Sosyal çevremiz de farklılaşıyor tabii. Özellikle çocuğumuzun ilkokula başlamasıyla etrafımızda bir “Anneler ağı” örülmeye başlıyor. Öyle önemli ki bu ağ, sizi yetersizlik duygularıyla depresyona da sokabilir, ellerinizden tutup en zor anınızda yükseltebilir de… Bu yüzden etrafınızdaki kişileri, özellikle çocuk büyütürken çok çok iyi seçmelisiniz diye düşünüyorum ben. Lohusalık döneminizde, “Sütün yetiyor mu?” “Bu çocuk sanki büyümüyor” “Ne kadar zayıf” “Valla şekerim, daya mamayı, bütün gece mışıl mışıl uyu” diye beyninizi yiyen çevrenizdeki kadınları hatırlayın. Bu durumun çeşitli varyasyonları, çocuğunuz büyürken de karşınıza çıkıyor, çıkacak… Sizi aşağı çekmekten, yetersiz ya da eksik hissettirmekten tuhaf bir zevk alan insan toplulukları oluşacak çevrenizde. Üstelik bunun için çok elverişli bir ortamda çocuğunuz: Okulda. Artık başarınız (?!) ölçülebilir durumda. Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararlarının, sınav sonuçlarının, diğer ebeveynlerin yorumlarının gölgesinde anneliğiniz. İstediğiniz kadar “Akademik başarı benim için ölçüt değil” deseniz de, sistemden etkilenmemeniz mümkün değil.

Bu yüzden başlıyoruz çalışmaya… Ebeveyn olarak yıllardır edinmeye uğraştığımız pedagojik temellerin üzerine bir “öğrenci” yerleştirmeye çalışıyoruz. Kimimiz abartıyor durumu, çok başarılı fakat hırstan gözü dönmüş bir çocuk yaratıyor, kimimizin çocuğu mutlu ama “başarısız”, bazısı öz disiplin kavramının yanından bile geçmemiş, kimisi vasat, öyle tutturmuş gidiyor.

Bu durumda öğretmenlerin işi de çok zor. Çocuklarımızı kendi değerlerimize göre yoğurup, ellerine veriyoruz. İstiyoruz ki bu hamurdan şahane bir “ürün” çıkarsınlar. Hem mutlu, hem uyumlu, sosyal, akademik olarak üst seviyede, asla sorun çıkarmayan bir ürün. Bu mümkün mü?

Rüzgar’ın, bir zamanlar, yazı yazmaktan yorulup okumaktan vazgeçtiğini ve çöpçü olma planlarını hatırlarsınız 🙂 Ona o zaman “Mutlu ve kazandığın paradan hoşnut olduğun sürece, tabii ki çöpçü olmayı hedeflemende sorun yok” demiştim. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, çocuğumuzun başarılarıyla göğsümüz kabarmaz mı… “Başarı” bize göre göreceli bir kavram olsa bile.

İşte bu uğurda, kendimizi seminerden seminere atıyor, yepyeni şeyler öğreniyor, sonra memleketin haline bakıyor, “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” demekten kendimizi alamıyoruz. Okumaya devam et

O kozadan er-geç bir kelebek çıkacak

Üniversite hariç, hayatımın hiç bir döneminde okulu sevmedim. Bunda hem yaşantımdaki çalkantıların (İlkokulda dört, ortaokul ve lisede üç okul değiştirdim), hem dışarıdan gayet ağırbaşlı, uyumlu birisi gibi görünmeme rağmen ruhumda kopan fırtınaların, bir yandan da otoriteye karşı inanılmaz bir alerji geliştirmemin payı var. Kafamın Türkçe dışındaki derslere pek basmadığını da eklemem lazım.

Tüm bu etkenlere bağlı olarak vasat bir öğrenciydim. Aslında zeki olduğumu biliyordum. İşin güzel yanı, bunu ailem ve bazı öğretmenlerim de biliyordu. Neyse ki ebeveynlerim okuldaki durumum nedeniyle beni fazla sıkmadılar yoksa sanırım ya yarım bırakırdım ya da bunalıma girerdim.

Okul hayatım boyunca, bir çok kişinin “gülüp geçilecek anılar” diyerek geçiştirebilecekleri şeyler beni hep yaraladı. Mesela Okumaya devam et

Hayat, çocukluğun tekrarından ibarettir.

“Tüm çocuklar, dünyaya prens/prenses olarak gelir. Ama ne yazık ki, büyük bir kısmı sonradan kurbağaya dönüşürler”.

Doç. Dr. Azmi Varan, 30 Kasım 2013 Cumartesi Günü  TED Bodrum Koleji’nin düzenlediği, “Prensler, Prensesler ve Kurbağalar; Anne-Babalığın Farkında Olmadığımız Yanları” adlı semineri, Eric Berne’in bu sözleri ile açtı.

Anladım ki, seminer sırasında not almak değil, ses kaydı falan yapmak gerekirmiş. Elim, beynimin hızına yetişemedi desem yeridir.

Azmi Varan, hocalık yeteneğinin dışında adeta bir hitabet ustası. Tavırları, samimiyeti, izleyenleri ile kurduğu iletişim inanılmaz. Eğer bu alanı seçmeseymiş, kesinlikle Türkiye’nin Jay Leno’su olabilirmiş. (Bence hala denemek için şansı var 🙂 )  Okumaya devam et