“Bırakın çocuklarımızın ruhları özgürce aksın, biz yalnızca eşlikçileri olalım”*

Anne olduktan sonra hayatımızda ne kadar çok şey değişiyor. Sorumluluklarımız değişiyor, dünyaya bakışımız, korkularımız, hayat arkadaşımızla ilişkilerimiz, konfor anlayışımız, gelecek planlarımız değişiyor. Sosyal çevremiz de farklılaşıyor tabii. Özellikle çocuğumuzun ilkokula başlamasıyla etrafımızda bir “Anneler ağı” örülmeye başlıyor. Öyle önemli ki bu ağ, sizi yetersizlik duygularıyla depresyona da sokabilir, ellerinizden tutup en zor anınızda yükseltebilir de… Bu yüzden etrafınızdaki kişileri, özellikle çocuk büyütürken çok çok iyi seçmelisiniz diye düşünüyorum ben. Lohusalık döneminizde, “Sütün yetiyor mu?” “Bu çocuk sanki büyümüyor” “Ne kadar zayıf” “Valla şekerim, daya mamayı, bütün gece mışıl mışıl uyu” diye beyninizi yiyen çevrenizdeki kadınları hatırlayın. Bu durumun çeşitli varyasyonları, çocuğunuz büyürken de karşınıza çıkıyor, çıkacak… Sizi aşağı çekmekten, yetersiz ya da eksik hissettirmekten tuhaf bir zevk alan insan toplulukları oluşacak çevrenizde. Üstelik bunun için çok elverişli bir ortamda çocuğunuz: Okulda. Artık başarınız (?!) ölçülebilir durumda. Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararlarının, sınav sonuçlarının, diğer ebeveynlerin yorumlarının gölgesinde anneliğiniz. İstediğiniz kadar “Akademik başarı benim için ölçüt değil” deseniz de, sistemden etkilenmemeniz mümkün değil.

Bu yüzden başlıyoruz çalışmaya… Ebeveyn olarak yıllardır edinmeye uğraştığımız pedagojik temellerin üzerine bir “öğrenci” yerleştirmeye çalışıyoruz. Kimimiz abartıyor durumu, çok başarılı fakat hırstan gözü dönmüş bir çocuk yaratıyor, kimimizin çocuğu mutlu ama “başarısız”, bazısı öz disiplin kavramının yanından bile geçmemiş, kimisi vasat, öyle tutturmuş gidiyor.

Bu durumda öğretmenlerin işi de çok zor. Çocuklarımızı kendi değerlerimize göre yoğurup, ellerine veriyoruz. İstiyoruz ki bu hamurdan şahane bir “ürün” çıkarsınlar. Hem mutlu, hem uyumlu, sosyal, akademik olarak üst seviyede, asla sorun çıkarmayan bir ürün. Bu mümkün mü?

Rüzgar’ın, bir zamanlar, yazı yazmaktan yorulup okumaktan vazgeçtiğini ve çöpçü olma planlarını hatırlarsınız 🙂 Ona o zaman “Mutlu ve kazandığın paradan hoşnut olduğun sürece, tabii ki çöpçü olmayı hedeflemende sorun yok” demiştim. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, çocuğumuzun başarılarıyla göğsümüz kabarmaz mı… “Başarı” bize göre göreceli bir kavram olsa bile.

İşte bu uğurda, kendimizi seminerden seminere atıyor, yepyeni şeyler öğreniyor, sonra memleketin haline bakıyor, “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” demekten kendimizi alamıyoruz. Biz, çocukların özgürleşmesi, kendilerini ifade edebilmeleri, öğretmen/veli ilişkilerinin önemi, eğitimde yeni açılımlar falan derken bir bakıyoruz…… Neyse bu paragrafı fazla uzatmayayım, o ayrı bir yazı konusu…

Ben öncelikle iyi bir insan olmasını istiyorum oğlumun. Doğduğundan beri dileğim, uğraşım hep bu yönde. Dualarım hiç değişmedi: “Sağlıklı, mutlu, yetinmeyi bilen, iyi bir insan olsun.”

Rüzgar’ın okulu, TED Bodrum Koleji, senede iki kez gerçekleştirdiği panellerle gelecek umudumu yükseltiyor. Sonuçta 21. yüzyılda çocuk yetiştirmek hiç kolay değil ve desteğe gereksinimimiz var. Gelişime, değişime açık bir okul bu konuda en büyük rahatlama unsuru. Sizler için, geçtiğimiz hafta düzenlenen “Hızla değişen dünyada çocuk yetiştirmek için nelere dikkat etmek gerekiyor? Öğrenmenin geleceği ve geleceğin öğreneni nasıl olacak?” sorularını merkeze alan “Öğrenmenin geleceği ve geleceğin öğreneni” başlıklı panelden bazı notlar toparladım. Panelin moderatörü, tatlı dili ve en büyük sorunları bile insanı literatürlere, terminolojilere boğmadan aktarabilmesiyle bir çok velinin gönlünde taht kuran, hepimizin ilgiyle takip ettiği eğitim bloglarından Eğitimpedia’nın kurucusu, şimdilerde Fide Okulları‘nın temellerini atmakta olan Ali Koç idi. Manifesto’15 belgesinin yazarı Dr. John Moravec ve Küçük Kara Balık Çocukevi Müdiresi Sibel Özkul ise panelde konuşmacı olarak yer aldılar.

Ali Koç’un açılış konuşmasından (Her zamanki gibi parantez içleri bana ait):

Memlekette yılda ortalama beş kere falan devrim yapılıyor. Sanırım dünyada eğitimde en çok “devrim” yapan ülkeyiz. Bir yandan devrim yaparken, bir yandan da örnek almak için sürekli dışarıya bakıyoruz. Devrim öyle kolay bir şey değildir arkadaşlar. Yüz yılda bir falan olur.

Karma eğitimi (Aynı derslikte, ayı anda, farklı sınıfların eğitim görmesi), yıllarca utanılacak bir şeymiş gibi sakladık. Köylerde verilen eğitimi “düzeltmek” için elimizden geleni yaptık. Oysa orada eşsiz bir sistem vardı ve öğretmen inisiyatifi ile bir şekilde ilerliyordu. Benim bulunduğum köyde, onlarca çocuğun hayatını değiştiren bir öğretmenimiz vardı. Kendince bir eğitim ekosistemi kurmuştu. Bizi ses kayıt cihazlarıyla tanıştırdı, köyden matematikten iyi anlayan birini getirip matematik anlattırdı, kutlamalar düzenletti. (Bu üslup Köy Enstitüleri ekolünden geliyor)

Şimdi ise akıllı tahtanın çok iyi bir özellik olduğunu düşünüyoruz. (Super bir fikir olarak ortaya sürülen) Tabletlere milyarlarca dolar akıttık. Bunlara harcanan paralarla, öğretmenlere yatırım yapılsaydı keşke.

Herkesin bildiği ancak önemini tam olarak yaşadıkça öğreneceği bir söz vardır ve çok doğrudur:

Bir çocuğun başına gelebilecek en güzel şey, iyi bir öğretmene rastlamasıdır.

Hayatım boyunca iyi bir çözüm insanı olmamı ben buna borçluyum. Bizim zamanımızda bilgiyi okulda öğretmenden, beceriyi ise evden, çevremizden alırdık. Okulda yazı yazar, sonra eve gelir tarlada ürün toplardık. Kardeşlerimize bakar, annemize yardım ederdik. Şimdi ise bilgi internetten alınıyor, beceri ise okulda öğretilmeye çalışılıyor. Çünkü ebeveylerin buna vakti yok. (Nasıl olsun ki? Akşamın yedisinde işten gelen bir anne, yarım saat çocuğuyla birebir vakit geçirebiliyorsa, kendini şanslı sayıyor)

Bir yandan da, günümüz ebeveynleri sürekli öğretmencilik oynuyor, sürekli çocuklarına bir şeyler öğretme çabası içinde. Çocuğu salıncakta sallarken bile boş sallamıyor, bir yandan sayı saydırıyor: “Biiir, ikiiii, üüüç, şimdi ne diyeceğiiiz?” diye (Bu sözü toplantı sırasında tweet etmiştim ve çok güzel bir yanıt geldi, aşağıda paylaşıyorum)

tweet

Daha sonra söz Sibel Özkul’a geçti. Sibel Hanım da, çocuklara müfredatlarla olsun, ebeveyn müdahalesi yoluyla olsun, haddinden fazla müdahalede bulunulduğundan bahsetti.

Ne yazık ki, müfredatlarla  bilgileri çocuklara akıtmaya bayılıyoruz. Eğitimin biçimi ne olursa olsun, aslında çocuğun ihtiyaçları evrenseldir. Çocuğun sırtına ter bezi koymayı bırakın. Bırakın terlediğini hissedip soyunsun. Onlara neden bu kadar müdahale ediyoruz?

Bana hep şunu sorarlar: “Siz, okulunuzda çocukların özgür birer birey olmaları için çalışıyorsunuz. Peki, ilkokulda ne olacak?” Size ne olduğunu söyleyeyim, bu şekilde, saygı duyularak büyüyen çocuklar, kendilerine ve çevrelerine saygılı birer birey olarak yaşamlarına uyum sorunu olmadan devam ediyorlar.

Unutmayalım, çocuk, yetişkinin bir parçası, bir uzvu değildir. Ama bir yetişkin, bir çocukluğun eseridir. O kadar önemlidir ki yedi yaşına kadar olan çocukluk dönemi… Tüm temeller o zaman atılır.

Bazı ebeveynler, çocuklarını hayatlarının merkezine alıyor, onlara prens/prenses gibi davranıyor. Sanki o beceremezmiş gibi ayakkabılarının bağcıklarını bağlıyor, yemeğini yediriyor, onların yerine doyma kararını kendisi veriyor. Biz okulumuzda, on beş dakika sabırla, öğrencimizin ayakkabılarını giymesini bekliyoruz. Evet, beklemek sıkıcı ama bırakın çocuğunuz kendi yapabileceği şeyleri, tek başına gerçekleştirme başarısını yaşasın.

  • Bırakın, ruhları özgürce akarken; biz yalnızca eşlikçileri olalım.

Yanlarında yer alalım ama bırakalım problemlerini kendileri çözsünler. Saygı duyulan çocuklar, kendilerine saygı duyarlar. Onlar, her zaman bizim söylediklerimize değil, yaptıklarımıza, onlara hissettirdiklerimize odaklanırlar. Siz eğer, yedi yaşına kadar çocuğunuzun biricikliğini korursanız, büyüdüğünde de bu özgüven duygusu devam eder. Ebeveyn olarak, öncelikle, o sağlıklı temeli oluşturmak durumundayız. Evet, hayat anaokulundaki gibi değil. İlkokulda belki kalabalık bir sınıfta okuyacak, belki bazı kurallara uyması gerekecek ancak zaten bu çağdaki bir çocuğun artık bazı toplumsal kurallara uyum gösterme olgunluğuna ulaşmış olması beklenir. İlkokulda asıl uyum sorunu yaşayacak çocuklar, prens/prenses gibi büyütülen çocuklar olacaktır.

Şimdi, sosyalleşme arttıkça, çocuklarımıza bedenlerini tanımayı öğretmeye çalışıyoruz. Bir taraftan da gidip beş yaşındaki çocuğun yanağından makas alıyoruz. Hayır, bunu yapamazsınız! Şimdi birisi gelip birdenbire benim yanağımdan makas alsa ne hissederim? Bu kırk yaşında bir kadın için taciz ise beş yaşında bir kız çocuğu için de tacizdir.

Waldorf, Montessori, Reggio Emillia… Yöntemin, modelin adının ne olduğu hiç önemli değil. Önemli olan çocuğu tanımak ve gerekli ortamı çocuk için hazırlamak. Sizin göreviniz bu. Çocuğunuzun kişiliğine uygun bir okul seçmelisiniz. Kimi çocuk büyük okullarda, geniş mekanlarda kendini bulur, kimisi orada kendini kaybolmuş hisseder, böyle bir çocuk için daha “butik” tarzda bir okul seçilmelidir. Montessori sisteminde eğitim görmüş bir çocuk, sonrasında devlet okulunda uyum sorunu yaşıyorsa, bu yöntemin değil yanlış uygulamanın yarattığı bir mağduriyettir.

Son olarak “Belirsizliklerle ve eğitim sistemlerimizin artık demode ve yanlışlarla dolu olduğuna dair artan duygularla karakterize edilen bir dünyada, birey olarak kendimizin, topluluklarımızın ve gezegenin başarısını nasıl sağlayabiliriz? Eğitimi dönüştürmemiz gerekiyor.” savıyla yaratılan Manifesto’15 yazarı Dr. John Moravec’den, “Öğrenmeyi Dönüştürmek” konusunu dinledik.

Moravec, “Sadece düşünmek yeterli değil” diyor. Eğitimin evrilmesi anlamında tek ve ahenkli bir vizyon yaratmak için tüm parçaların bir araya getirilmesi şart. Geleceğin çocukları için yepyeni bir sistem geliştirilmeli. Eskiden babanız fırıncıysa, siz de fırıncı olurdunuz. Soyadınız da muhtemelen Baker (Fırıncı) olurdu. Şimdiyse yeni soyadları türetmek durumundayız. Çocuklarımız, büyük olasılıkla şu anda var olmayan bir mesleği seçmiş olacaklar. Eleman arama kriterleri bile farklılaştı. Firmalar önceleri itaatkar, çalışkan ve sivri köşeleri olmayan kişiler ararken şimdi üç kriter öne çıkıyor.

  1. İyi bir insan mısın?
  2. Takım oyuncusu musun?
  3. Açık fikirli misin?

(Bu noktada Heineken markasının eleman arama ile ilgili şu viralini mutlaka izlemenizi öneririm.

Heineken – The Candidate

Parçalar öylesine birbirini buldu ki, bütün konuşma boyunca daha önce gördüğüm bu film kafamda döndü durdu…)

21. yüzyıldan ileriye baktığımızda görüyoruz ki, üst düzey yöneticilerin bile yerini logaritmik yazılımlar alabilir. 21 Nisan 2015 tarihinde, Harvard Business Review’da yayımlanan makale, bir yazılımın, üst düzey yöneticilerin yerini, karmaşık işlerini bölümlere ayırmak ve diğer yazılım programlarına yönlendirmek suretiyle otomasyonun alabileceğini belirtiyordu. 

“Bir yönetici, bir yazılımla yer değiştirebilir mi?” diye sorduk. Yanıt şaşırtıcıydı “Evet”

Peki bu durum, şimdiki okullarımız açısından ne anlama geliyor? İş hayatının geleceğinde meydana gelecek değişimler, hepimiz için endişe verici. Öte yandan, bir de şu anda hayalini bile kuramadığımız yeni mesleklerin başına geçecek öğrencilerin yeteneklerini geliştirmekle yükümlü okullarımızı düşünün. Beynini kullanmadan ezberleyen ve eski fikirleri tekrar eden değil, yaratıcılık ve yenilikle kendini gösteren öğrenciler yetiştirilmeli.

2020’de, nüfusun %45’i “knowmad” olacak. Muhtemelen bu salonda bulunanların tamamı… Bu, fabrikalarda, çiftliklerde, ofislerde ve okullarda, halen “geleneksel” çalışma tarzına sahip olacağımız gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, oldukça yüksek bir oran. 1989’da, ABD nüfusunun sadece %6’sı kendi işinde çalışan, birine bağımlı çalışan veya bir nevi sözleşmeli işçiden oluşmaktaydı. Bugün bu oran %34 civarında, yani 53 milyon Amerikalı… 2020’de bu rakamın, toplam iş gücünün %45’ini oluşturacağına inanıyoruz.

knowmad kimdir

“Gelecek zaten geldi – sadece çok eşit dağıtılmış değil” (William Gibson, Gladstone, 1999). Eğitim alanı, ileriye değil de geriye bakma eğilimimizden dolayı diğer pek çok endüstrinin gerisinde kalıyor. Edebiyat tarihi öğretiyoruz, ama örneğin, yazının geleceğini öğretmiyoruz. Tarihsel açıdan önemli olan matematik konseptlerini öğretiyoruz, ama geleceği oluşturmak için yeni matematik yaratmakla ilgilenmiyoruz. Dahası, öğrenme ile ilgili “devrimsel” olan her şey farklı ölçeklerde, küçük parçalar halinde ve farklı yerlerde zaten gerçekleşti. Kendimiz ve kurumlarımız üzerindeki tam etkisi ise birbirimizin deneyimlerinden öğrenme cesareti gösterdiğimizde ve gündelik pratiğimizde geleceğe yönelme konusunda risk ve sorumluluk almayı kabul ettiğimizde gerçekleşecek.

1.0 okullar 3.0 çocuklara eğitim veremez. Ne için eğitim verdiğimiz, bunu neden yaptığımız ve eğitim sistemlerimizin kime hizmet ettiğine dair net bir anlayışı yeniden tanımlamalı ve inşa etmeliyiz. Ana akım zorunlu eğitim; sadık, üretken fabrika işçileri ve bürokratlar olma potansiyeline sahip vatandaşlar yaratmayı amaçlayan tarihi geçmiş bir 18. yüzyıl modeline dayanıyor. Bu, sanayi sonrası dönemde artık eğitimin nihai hedefi olmamalıdır. Öğrencileri, toplum için yeni sonuçları hayata geçirebilmeleri adına kendi hayallerini ve yaratıcılıklarını gerçekleştirme becerisi olan yenilikçi insanlar olmaları için desteklemeliyiz. Bunu yapmalıyız, çünkü bugünün sorunları eski düşünme tarzı ile çözülemiyor. Ve hepimiz, dünyadaki tüm insanların yararına pozitif sonuçları olan bir gelecek yaratmak için ortak bir sorumluluk taşıyoruz.

Çocuklar da insandır. Bütün öğrencilere; kabul edilmiş, evrensel insan hakları ve sorumlulukları olan bireyler olarak davranılmalı ve saygı gösterilmelidir. Bu, öğrencilerin, okullarının nasıl yönetildiği, nasıl ve ne zaman öğrenecekleri ve günlük hayatın tüm diğer alanları dahil kendi öğrenimleri ile ilgili kararlar ve seçimler hakkında aktif olarak söz sahibi olmaları gerektiği anlamına gelmektedir. Bu gerçek anlamda bir katılımdır. Kendi kararları aynı şeyi yapma özgürlüğü olan diğer insanların haklarını ihlal etmediği sürece, her yaştaki öğrenciye, kendileri için uygun olan eğitim fırsatlarını ve öğrenme yaklaşımlarını seçmeleri için gerekli özgürlükler verilmelidir (EUDEC 2005’ten uyarlanmıştır).

Kendi kararınla bir tepeden aşağıya atlarken yaşadığın heyecan duygusu, başka birisinin seni oradan itmesiyle asla yaşayamayacağın bir sarhoşluktur. Diğer bir deyişle, yukarıdan aşağıya, öğretmenden-öğrenciye öğrenme modeli, öğrenmeyi maksimuma çıkarmadığı gibi merakı yiyip bitirir ve içsel motivasyonu yok eder. Akran öğrenmesi ve akran öğretimi dahil düz, yatay ve dağıtılmış öğrenme yaklaşımlarını benimsemeli ve böylece öğrencilerin bu yöntemlerin özgün uygulamalarını idrak etmelerini sağlamalıyız. Eğitimciler, öğrencilerin tepeden atlayıp atlamayacaklarına ya da ne zaman atlayacaklarına kendilerinin karar vermelerini sağlayacak alanı yaratmalılar. Hata yapmak, öğrenmenin, her zaman tekrar deneyebileceğimiz doğal bir parçasıdır. Düz bir öğrenme ortamında öğretmenin rolü, öğrencinin iyi dengelenmiş bir karar almasını sağlamaya yardımcı olmaktır. Hata yapmak sorun değildir, ancak hataların yaratılması öyledir.

Ölçtüğümüz şeye değer vermeyelim, değer verdiğimiz şeyi ölçelim. Test etme konusundaki takıntımız nedeniyle, PISA rejimi yoluyla OECD’nin bir şekilde “Dünya’nın Eğitim Bakanlığı” olmasına izin verdik. Ve eğitimin ölçülmesi gerektiği inancı bütün dünyaya yayılıyor. Ulusal ve uluslararası düzeyde, sıkıcı bir ailede en göz kamaştırıcı çocuk olmak için yarışıyor gibiyiz. Daha da kötüsü, okullarımız test sonuçlarını nasıl yorumlayacağını bilmeyen politikacılar ve politika liderleri üretiyor. En harika inovasyon örnekleri, genellikle ölçme hakkında endişe etmeye başladığımız anda değerini kaybederler. Zorunlu teste artık bir son vermemiz ve bu kaynakları büyüme için gerçek değer ve fırsatlar yaratan eğitim inisiyatiflerine yatırmamız gerekiyor.

Eğer cevap “teknoloji” ise, soru neydi?  Ne işe yaradıkları ya da öğrenmeyi nasıl etkileyebilecekleri hakkında çok az bir fikrimiz olsa da yeni teknolojilere karşı bir takıntımız var gibi görünüyor. Teknoloji, yaptığımız şeyleri daha iyi yapmamızı sağladığı zaman harikadır. Ancak teknolojiyi, sınıfta her zaman yaptığımız eski şeyleri yapmak için kullanmak boş bir çabadır. Kara tahtaların yerini beyaz tahtalar ve akıllı tahtalar aldı. Kitapların yerini iPad’ler. Bu, bir at arabasını güçlendirmek için bir nükleer santral yapmaya benziyor. Henüz hiçbir şey değişmedi ve hala bu aletlere inanılmaz kaynaklar ayırıyoruz. Ne öğrendiğimizi ve bunu nasıl yaptığımızı dönüştürmek için teknolojinin potansiyelini kullanma fırsatlarımızı boşa harcıyoruz. Okullar, geçmişin uygulamalarını teknoloji ile yeniden yaratarak, öğrencilerin zihinlerini ve bu cihazların belirli bir amaç çerçevesinde kullanımını geliştirmek yerine daha çok donanım ve yazılımı yönetmeye odaklanıyor.

Dijital beceriler görünmezdirler. Okullardaki teknoloji de böyle olmalıdır. Görünmeyen öğrenme, öğrendiklerimizin çocuğunun “görünmez” olduğunu kabul eden bir tanımdır. Yani öğrenme, örgün eğitimden çok örgün olmayan (non-formal), kendiliğinden (informal) ve tesadüfi deneyimlerle edinilir. (Cobo & Moravec, 2011). Teknolojik ilerlemelerin, görünmeyen alanlara gerçekten olanak veren etkisini göz önüne alır. Ancak, tıpkı alanlar gibi, teknolojilerin kullanımı da aynı şekilde görünmez ve akışkandır. Eğer okullarımızın ve hükümetlerimizin görevi, eski görüşleri tekrar eden ve bilinçsizce ezberleyen öğrenciler değil de yaratıcılık ve inovasyon ile öne çıkan öğrenciler yetiştirmekse, teknolojinin eğitimdeki kullanımı da bu yaratıcı ve inovatif yönelimlere olanak sağlamalıdır. Okullar bilgisayarları, öngörülen çıktıları olan ve önceden belirlenmiş parametreler etrafında dönen “işler” yapmak için kullanmamalılar. Bilgisayarlar, müfredatın hayal ettiklerinin ötesine geçebilen ürünler ve öğrenme çıktıları tasarlamaya ve yaratmaya yardım etmeleri için kullanılmalıdır. Teknolojiyi ön plana çıkarmak ve öğrenmeyi geri planda bırakmak yerine, öğrencilerin gelişimleri için kendi yollarını keşfetmelerini, görünmez ama yine de ortamın bir parçası haline getirdiğiniz bu cihazlarla sağlayın.

Bilgiyi yönetemeyiz. Bilgiden ve inovasyondan bahsederken, genellikle bu iki kavramı, veri ve enformasyon ile karıştırırız. Çoğunlukla, hangi enformasyonu tekrar edebildikleri konusunda çocuklarımızı teste tabi tutarken, onları bilgilendirdiğimiz düşüncesiyle kendimizi kandırırız. Açık olmak gerekirse: Veriler; birleştirdiğimizde enformasyonu oluşturduğumuz, oradan buradan elde edilen küçük parçalardır. Bilgi ise enformasyonu alıp ondan kişisel bir düzeyde anlam yaratmaktır. Bildiğimiz şey ile yeni bir değer yaratmak için eyleme geçtiğimizde inovasyon yaparız. Bu farkı anlamak, okul yönetmenin ve öğretmenliğin karşı karşıya olduğu en büyük problemlerden birini ortaya çıkarır: Enformasyonu yönetme konusunda iyi olmamıza rağmen öğrencilerin kafalarındaki bilgiyi, onu tekrar enformasyona indirgemeden yönetemiyoruz.

“Ağ, öğrenmenin kendisidir” (Siemens, 2007). Bu çağın gelişmekte olan pedagojisi, pek de dikkatli planlanmadı. Bunun yerine akıcı bir şekilde gelişti. Ağlar arasındaki dolaşımlarımız, öğrenmeye giden yollarımızdır. Ve ağ genişledikçe, öğrenmemiz de genişliyor. Öğrenmeyle ilgili “bağlantıcılık” yaklaşımında, yeni anlayışlar yaratmak için bireysel bilgilerimizi başkalarınınki ile birleştiririz. Deneyimlerimizi paylaşırız ve bunun sonucunda yeni bir (sosyal) bilgi yaratırız. Bu alanda yolunu bulan ve kendi bağlantılarını kendi yapan bireylerin becerisi üzerine odaklanmalıyız. Yeni problemleri çözmek için, onların bu benzersiz bilgilerinin ve yeteneklerinin nasıl harmanlanabileceğini keşfetmeliyiz.

Gelecek “inek”lerin, teknoloji manyaklarının, tasarımcıların, hayalperestlerin ve bilgi kurtlarının olacak. Herkes girişimci olmayı istemek ya da girişimci olmak zorunda olmasa da, girişimcilik becerisi kazanamayanlar büyük dezavantajlar yaşar. Eğitim sistemlerimiz, girişimci ve ders manyaklarının (entreprenerds) geliştirilmesini sağlamaya odaklanmalı: Uzmanlaşmış bilgilerini hayal etmek, yaratmak, tasarlamak, keşfetmek, öğrenmek ve girişimci, kültürel ya da sosyal çabalar ortaya koymak için kullanan, bu yolculuğun içerdiği potansiyel hatalardan ve başarısızlıklardan korkmadan, sonuç kadar süreçten de keyif alan bireyler.

Kuralları yık, ama önce net bir şekilde nedenini anla. Okul sistemlerimiz itaat, zorunlu uyum ve kayıtsızlık üzerine kurulmuş. Öğrencilerin, personelin ve kurumlarımızın yaratıcılıkları, sistem tarafından felç edilmiş. Bu kurumsallaşmış rahatsızlığı tedavi etmenin en iyi yolu, açık olarak sorular sormak ve yarattıklarımız ve onlarla neler yapmak istediğimiz konusunda metabilişsel farkındalık kazanmaktır. Ancak o zaman sistemde, statükoyu zorlayan ve gerçek bir etki etme potansiyeli taşıyan meşru kırılmalar yaratabiliriz.

Okullarımızda ve toplumlarımızda güven kültürü yaratmalıyız ve yaratabiliriz. Eğitim sistemlerimiz korku, endişe ve güvensizlik üzerine kurulmaya devam ettiği sürece yukarıda bahsedilenler devam edecektir. Minnevate! projesindeki (MASA, 2014) araştırmacılara göre; eğer eğitimciler eğitimi dönüştürmek için ortak bir kapasite oluşturmak istiyorlarsa, bu konuda uğraş veren topluluklara ihtiyaçları var. Ve aynı zamanda bizim de hizmet verdiğimiz topluluklar için çaba göstermemiz gerekiyor. Bunun için yeni bir eylem teorisi gerekiyor. Öğrenciler, okullar, hükümetler, şirketler, anne-babalar ve topluluklar, güven merkezli bir şekilde, eğitimin yeni geleceğini birlikte yaratmak için işbirliğine dayalı girişimlerde bulunabilirler.

LÜTFEN KURALLARI YIKIN!

Biz yıktık!

Kendi kendiniz tasarlayın. Kendi işinizi tasarlayın. Eğer zorundaysanız, herkes gibi siz de farklı olun. Kimsenin, size ne yapmanız gerektiğini söylemesine izin vermeyin. İçinizdeki girişim çılgınını ortaya çıkartın.

manifesto

Kapanış konuşmasını, yine Ali Koç yaptı. Hemen hemen hepimizin aklını kurcalayan bir duruma açıklık getirerek hem de… Hani çocuklarımızı beslemek için sürekli uygun okul dışı aktiviteler bulmaya çalışıyoruz ya… Ali Bey diyor ki,

Maşallah, genele baktığınızda zaten memlekette üstün zekalı, özel olmayan çocuk yok. Merak etmeyin, üstün, sıradışı bir zekanın ortaya çıkmaması, şu an bulunduğumuz şartlarda zaten olanaksız. Bu kadar yorulmak gereksiz. Siz sadece tek bir şeye odaklansanız yeter: Çocuğunuzla bol bol oynayın, sohbet edin. Gerisi bir şekilde hallolur.

Daha ne yazayım…

Hepimize kolay gelsin 🙂

Reklamlar

4 thoughts on ““Bırakın çocuklarımızın ruhları özgürce aksın, biz yalnızca eşlikçileri olalım”*

  1. ne güzel yazmışsın Görkemcim, herkesin aldığı bir not olur ya kendine benimki de ufak ama benim fark etmemi sağlayan bir şey oldu. Teşekkürler.

  2. Ben en çok çocuklarımıza sürekli bişeyler yükleme konusuna takıldım. Hepimiz yapıyoruz o hatayı. Oyun oynamak adı altında ne öğretebilirsek diye düşünüyoruz. Okulda bilgiyi evde beceriyi kazanmak eskide kaldı gerçekten.
    Görkem yine harika şeyler paylaşmışsın. Teşekkürler.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s