3. Köprü’ye neden karşıyım? #KoprudegilTopluTasima

3. Köprü’ye neden karşıyım? #KoprudegilTopluTasima *

Ben bir anneyim. Anne olmak sadece doğurmak değildir. Anne olmak geleceği yetiştirmektir. Bir çocuk gelecek için yatırımdır. Çocuklarımızın sağlıklı olması en büyük servetimizdir. Bunun için de sağlıklı yiyecekler, kirlenmemiş, yok edilmemiş bir doğaya ve temiz suya ihtiyacımız var.

Ben bir anneyim. Kış geldiğinde şehrin üstüne inen kirli hava pusunun altında nefes almaya çalışıyoruz. Ben çocuğumun temiz havayı içine çekmesini, toprağın kokusunu duymasını istiyorum, çünkü bunu ona borçluyum. Kızılderililerinin dediğine inanıyorum, “biz dünyayı çocuklarımızdan ödünç aldık”. Dünyayı daha iyi bir şekilde onlara geri vermeliyiz.

Yaşadığımız şehirde doğa rant hırsı ile uzun yıllardır fazlasıyla tahrip edildi. Şimdi bir de yıllardır konuşulan 3. Köprü’nün yapımına başlandı.

  • Eğer 3. Köprü yapılırsa; trafik için çözüm olmayacak, ancak çevre yollarının kenarları yeni sitelerle doldurulacak.
  • Eğer 3. Köprü yapılırsa, zamanla ormanların içindeki su havzaları ortadan kalkacak ve susuzluk sorunu ile yüzleşmek zorunda kalacağız.
  • Eğer 3. Köprü yapılırsa, suların kirlenmesi çevrenin daha da sağlıksız olmasına neden olacak.
  • Eğer 3. Köprü yapılırsa, sadece İstanbul değil, Kocaeli ve Çatalca yörelerindeki verimli topraklar da beton yığınlarıyla kaplanacak.
  • Eğer 3. Köprü yapılırsa, İstanbul’un giderek azalan yeşil alanları hızla iyice küçülecek, sıcaklık dayanılır olmaktan çıkacak.

Böyle bir şehirde nasıl yaşayacağız? Çocuklarımızı büyütmek istediğimiz şehir bu olabilir mi?

İstanbul’un ilk Boğaz Köprüsü 1973’te, ikincisi 1988’de açıldı. O zaman gösterilen gerekçeler, iki kıta arasındaki ulaşımı kolaylaştırmak ve trafik sorununu çözmekti. Ama sorun, yıllar geçtikçe daha da içinden çıkılmaz hale geldi.
Çünkü köprüler trafiği azaltmıyor, aksine kendi trafiklerini yaratıyor.
Çünkü köprülerin taşıdıkları yolcu değil araç!

Birinci köprü açıldıktan bir yıl sonra:
Boğazı geçen insan sayısı yüzde 4 artarken
Boğazı geçen araç sayısı yüzde 200 arttı!

İkinci köprü açıldıktan sonra bugüne kadar:
Boğazdan geçen insan sayısı yüzde 170 artarken
Boğazdan geçen araç sayısı yüzde 1180 arttı!
Yolcuların yüzde 63’ünü taşıyan toplu taşım araçlarının köprü trafiğindeki payı yüzde 10
Yolcuların yüzde 37’sini taşıyan özel araçların köprü trafiğindeki payı yüzde 90

Özel araçların yarattığı trafik sıkışıklığını karşılamak için İstanbul Boğazı’na 2020 yılında 7 köprü, 2040 yılında 70 köprü yapılması gerek! Köprülerle örtülmüş bir boğaz hayal edebilir misiniz?

Ben bir anneyim, çocuğum için 3. Köprü’nün yapılmasına karşıyım.

Trafiği çözmek istiyorsanız toplu ulaşımı arttırmanızı istiyorum. Trafiği çözmek istiyorsanız, bilinçli araç kullanımının yaygınlaştırılmasını istiyorum.

Köprü değil, sağlıklı yaşam ve çevre için bilinçli toplum ve toplu taşıma istiyorum!

Sizleri 3. köprüyü engellemek ve daha iyi bir geleceğe sahip çıkmak için sosyal medya üzerinden yetkililere baskı yapmaya çağırıyorum.

Daha ayrıntılı bilgi için: http://www.spoist.org/dokuman/Raporlarimiz/spoist_3.koprurapor.pdf

 * Bu yazı, bir ortak yayındır. Metni hazırlayan  Banu Conker ve İrem Afşin’e teşekkürlerimle… zekeriyaky_de_3__kpr_iin_yaplan_aa_kym2

Eklemek istediğim bir şey var: Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesiyle başlayan direnişe ilişkin, “Orada kesilen ağaç varsa belki onun 100 katını biz dikeriz, merak etmeyin” demişti ya, benim bu bakış açısını anlamam mümkün değil ve “yöneticilere” karşı tüm güvensizliğim tam olarak bu bakış açısından kaynaklanıyor aslında. Sayın Eroğlu, acaba bir ağacın sadece bir ağaç olmadığını bilmiyor mu? Sibel Yerdeniz’in yazdığı gibi;

Ağacı kesiyorsunuz ama ağacın dışında orada yaşayan on binlerce canlı türü var. Bilim insanları diyor ki; bir tane kuru ağacın gövdesinde on bine yakın gözle göremediğimiz canlı türü yaşıyor.

Bunların her biri, diğerine ‘ortak yaşam’ bağlarıyla bağlı; doğru konfigürasyonda bir araya gelmezlerse hayatta kalamaz ve üreyemezler. Bütün bunları tahrip ettiğinizde yeniden oluşmaları yüzlerce yıl alacak.

Ormanda yaşayan karacalar, tavşanlar, kanatlılar, mantarlar, binlerce farklı bitki, hepsi, her şey… Dünyayı döndüren küçük şeyler…

“Orman eviniz gibidir, ona evinize baktığınız gibi bakmanız gerekir,” diyen Sayın Vali (Mutlu)  orman sizin ‘eviniz’ değildir!

Evinize girer gibi ormana giremezsin. Girerseniz bozarsınız, bütün bir ekosisteme zarar verirsiniz. Geleceğimize zarar verirsiniz.

lan

 

#direngörkem

Gezi Direnişi nedeniyle neredeyse bir aydır “grev” vardı blogda. Hem sosyal medyadaki yoğun mesaim, hem oğlanın okulunun tatile girmesiyle kafamda günün 12 saati boza pişmeye başlaması, bir yandan anneanne-babaanne ziyaretleri, karneler, el öpmeler, Bodrum’da olduğumuz vakitlerde yaşadığımız misafir akınları falan filan… Yazı yazacak kafa da yoktu, zaman da…

Bu sabah Rüzgar yüzünden geçirdiğim bir cinnet anında bir baktım ki refleks gibi bilgisayar başına geçmişim. Hani sizlerle dertleşeceğim ya… Şakada şukada yazıverdim. Sonra da dedim ki, “ben en iyisi, bunu şimdilik taslaklara atayım”. Gezi Direnişi sürecinde yaşadığım, beni Instagram’da, Facebook’ta takip etmeyenlerin bilmedikleri bir olay vardı. Önce onu anlatayım.  Hem yumuşak geçiş olsun 🙂

Rüzgar’ın karne aldığı Cuma’dan bir gün önce, sınıfça gideceğimiz öğlen yemeğinin yerine bakmak üzere dışarı çıktım. Çıkmışken alışveriş de yapayım dedim. Alışverişi yaptım, tam arabaya yürürken WhatsApp’dan bir mesaj geldi. Otoparkta arabanın içine oturdum. Mesajı gönderen arkadaşımla yazışmaya başladım. Bu arada, Facebook’tan saçma sapan iletiler almaya, sayfamdaki paylaşımların bazıları kaybolmaya, twitter’da yumurta kafalı meçhul tipler tarafından takip edilmeye de başlamıştım. Şöyle şahıslar da çıktı ortayaOkumaya devam et

Biber gazı yutmadım ama benim de söyleyeceklerim var…

“The quickest way of ending a war is to lose it. ”*

George Orwell

28 Mayıs’ta, önceki yazımı yazdığımda, ertesi gün yepyeni bir Türkiye’ye uyanacağımı bilmiyordum. Zaman zaman yanlış yönlere saptıysa da bizim jenerasyonun gördüğü en büyük direnişi yaşıyoruz şu günlerde. Evet, 28 Mayıs 2013 Taksim Gezi Parkı Direnişi‘nden söz ediyorum.

Herkes, olumlu ya da olumsuz, konuyla ilgili mutlaka kalem oynattı, ben Bodrum’da kendimi biraz Fransız, biraz da İsviçreli hissettiğimden, Gezi Parkı havasını da koklamadığımdan (daha doğrusu biber gazı solumadığımdan demeliyim) yazmak istemedim. Ama bu büyük gelişimi görmezden gelmek, tarihe not düşmemek olmazdı. Okumaya devam et