Çocuk yetiştirmek, hareketli hedefe nişan almak gibidir.

Rüzgar okuldan geldi, adına yaraşır şekilde, fırtına gibi içeri girdi, çanta bir tarafa, ceket bir tarafa atıldı, her zaman olduğu gibi 🙂 “Oğlum hoş geldin” dedim, öptüm, sarıldım.  Ellerini yıkarken sordum “Ödevin var mı tatlım?” Beyimiz, şöyle yanıtladı “Anne o kadar seminere gidiyorsun, profesörler size demiyorlar mı ‘Çocuğunuz okuldan gelir gelmez ödev, not sormayın’ diye”

Vay başıma gelenler… Yavrum, evladım, herhalde biz de biliyoruz bu alışkanlığımızın yanlış olduğunu. Sayın profesörler, tamam soruyoruz ama bir de bizi dinleyin, bakın neden soruyoruz: Şimdi, çocuğun eğer ödevi varsa, yemek saati ileri alınacak ve akşam yemeği hep beraber yenilecek demektir. Veya ödevi varsa ama çok fazla değilse, biraz serbest zaman geçirip sonra yemeğini yiyecek, yatmadan önce biraz bilgisayarda takılmaya vakti olacak anlamına gelir. Dışarıda bir program varsa, gerçekleşmesi yine ödev durumuna bağlıdır. Her şeyin çocuğun okuldan geldiği o on beş dakikalık sürede aydınlığa kavuşması gerekmektedir:)

Bunun her evde farklı varyasyonları her akşam yaşanmaktadır, eminim. Vurun fakat dinleyin yani.

İşte bunu söyleyen profesörlerden biri, Sayın Acar Baltaş. Geçtiğimiz hafta, okulumuzdaki “Potansiyelini Hayata Yansıtan Çocuklar Yetiştirmek” başlıklı seminerine gittim. Kendisini kitaplarından tanıyordum ancak karşımda tüm birikimi, enerjisi ve hitabet yeteneği ile karşımda görmek ufkumu açtı. Bu yüzden seminerde tuttuğum notlarımı sizlerle de paylaşmak istedim.

“Buraya özgeçmişimden bağımsız olarak; iki çocuk yetiştirmiş, bu sırada bol bol hata yapmuş, sonra da hatalarını fark etmiş bir baba olarak geldim” sözleriyle başladı konuşmasına Prof. Dr. Acar Baltaş. Kendisi, Türkiye’de bir psikolog tarafından alınmış ilk “klinik nörofizyoloji” doktorasının sahibi ve ülkemizin ilk nöropsikologlardan. Aşağıda konuşmasından aldığım ana hatları iletiyorum.

NASIL BİR GENÇ İNSAN YETİŞTİRMEK İSTİYORUZ?

Çoğumuz başarılı ve mutlu bir çocuk yetiştirmek isteriz. Nedir sizce başarı? İyi bir üniversiteye gitmesi, iyi bir meslek sahibi olması, güzel bir çevresi olması, iyi para kazanması, iyi bir eş bulması vs… İtiraf edelim, neredeyse hepimiz bunları isteriz. Bunlar olursa; düşünüyoruz ki, çocuğumuz başarılı ve mutlu olacak.

Peki bunu aile soframızda ne şekilde dile getiriyoruz? Yardımlaşmanın önemini mi konuşuyoruz yoksa bugün sınavdan kaç puan aldığını mı? Başarı da, mutluluk da aslında gerçekte varılamayacak duraklardır. Önemli olan yolculuğun kendisinden keyif almaktır. Başarı yönelimi yüksek bir çocuk yetiştirmek istiyorsanız, yaşına göre sınırları iyi belirlenmiş olmak koşuluyla sorumluluk almasını sağlayın. Yaşadığınız çevrede kendi başına dolaşmasına, arkadaşlarını seçmesine izin verin. Yeni şeyler denemesi için onu teşvik edin.

Dünya dönüşüyor. Pencereden baktığımız manzara, eskisinden çok farklı. 5-10 yıl içinde, bu günle ilgisi olmayan bir sistem oluşacak. Oysa, şu anki eğitim sistemimiz, yüz yıl önceki sistemin temellerini taşıyor: “Bilgi temelli eğitim sistemi”. İnanın, yaklaşık on sene içinde, gözümüzdeki lens ile buluttaki bilgileri indirebileceğiz. Dolayısıyla önemli olan konu şu: Elimizdeki bilgiyle ne yapacağız?

Gelecekte, gereksinim duyduğumuz her işi algoritmalar bizden iyi yapacak düzeye gelecek.

O zaman ne yapabiliriz?

Makinaların yapamadığını.

Elimizdeki malzeme ne? Bunları düşüneceğiz. Farkı yaratan, kişinin bilgisi değil, bu bilgiyi kullanma biçimidir.

Genç bir insanın beyninde karışık  biçimde hormonlar vardır.

  1. Endorfin: Endorfin; rahatlık, hoşluk, keyif ve huzur gibi duygulardan sorumlu.
  2. Seratonin: Gurur, statü.
  3. Oksitoksin: Bağlılık
  4. Testesteron: Mücadele, savaş.

Çocuk beyninde ön lobda üç yaş civarında ve 13 yaş civarında korkunç bir karmaşa vardır. Odası karışıktır, kafası karışıktır, dünyası karışıktır. Beyin bir orkestradır ve her nöron da bir enstrümandır. Çocukluk sırasında dürtüsellik, karmaşa yaratır.

Küçük bir çocukken nöronlarımız birbiriyle daha sık bağlantı kurar. Biz büyüdükçe beynimiz değişir. Çocuklar yeni değişimler yaşadıklarında nöronlar farklı bağlantılar kurarlar. Bunlar patikalar oluşturur. Böylece kişilik özelliklerimiz gelişmiş olur. Hayatın ilk üç senesinde 100.000 sinir hücresinin 10.000 dallanma potansiyeli vardır. Sonra körelme başlar. Önce patikalar, sonra otoyollar oluşur. Enerjinizi nereye koyarsanız, hayat orada gelişir. Eğitim tek yönlü bir yol değildir. Çocuklarınızdan bir şeyler öğrenme fırsatını kaçırmayın.

Tek çocuğu olanlar, ebeveynliğin o çocuğa yaptıklarından ibaret olduğunu sanırlar. İki çocuğu olanlar ise onların farklı yönlerini keşfederken aslında kişiliklerinin büyük ölçüde kendilerinden bağımsız geliştiğinin ayırdına varırlar.

“Bir çocuğun, zor mizaçlı olduğunu ne zaman anlarsınız?” diye anneye ve babaya sorduğunuzda, kesinlikle farklı cevaplar alırsınız. Anne “Doğduğu anda” şeklinde cevap verecektir. İşte bunu bir babadan duymanız pek olası değildir.

Çocuk yetiştirmede yaşam deneyimleri çok önemli. Örneğin benim iki çocuğum var, birinin adı Başar, diğerinin de Durucan. Bilin bakalım zor mizaçlı olan hangisi? (Kahkahalar:)) Çocukların isimlerinden bile ailenin tutumlarındaki farklılıkları hissedebilirsiniz.

Günümüzde çok istismar edilen bir kavram var: İletişim. Aslında problem yaratan çoğunlukla iletişim değil ilişki problemleridir. Bu, aile içinde de, iş hayatında da böyledir. Örneğin, aile içinde bir birey, kendisini üstün konumlandırıyorsa bu ilişkide sorun yaratır.

Diyelim ki çocuğunuz heavy metal müzik dinliyor. Bence berbat bir müzik. Ne diyebilirim çocuğuma:

1. yaklaşım: Gene mi o şarkıyı dinliyorsun? Gel, birlikte dinleyelim. → İlişki var → İletişim var →  Fakat sonuç yok.

2. yaklaşım: Şu müziği bir de ben dinleyeyim. Gitarist de bayağı iyiymiş. Benim de tekniğini çok beğendiğim bir gitarist var, sana dinleteyim mi?  → İlişki var → İletişim var →  BAĞ KURMA VAR!

Bir fili nasıl yönlendirebiliriz? Dürterek mi? İterek mi? Hayır! Duyguyu bulmadan bağ kuramayız. Bağ kuramadığımızda, özellikle ergenlik döneminde, sık sık şöyle şikayet ederiz: “Sana en az kırk defadır söylüyorum!”

Özellikle kız çocukları için; Evinizde bir ergen varsa, başrol odur. Yarışmayın. Size bir şeyler öğretmesini isteyin. Böylece o da sizden bir şeyler öğrenme konusunda istek duyabilir, dolayısıyla kırk defa söylemek durumunda kalmazsınız. Çocuk yetiştirmek, hareketli hedefe nişan almak gibidir. Çocuğunuzun büyüdüğünü ve zamanın değiştiğini kabul edin. Onun kimlik arayışına saygılı olun. Çocuğunuza hep kendi istediklerinizi söylerseniz, ergenlik çağından itibaren istemediklerinizi işitirsiniz.

Çocuğunuz şunları ister: Bana güvensin. Beni dinlesin. Beni anlasın. Görüşlerimi dinlesin. Beni geliştirsin.

İNSAN YÖNETMEK; DUYGULARI YÖNETMEKTİR.

Eğer buradan giderken yanınızda üç şey götüreceksiniz birisi lütfen şu olsun: İlişkiyi unutun. Bağ kurun!  Öğretmen başarısı da aslında ilişki başarısıdır.

PSİKOLOJİK REHİNELER

Az önce de söylediğim gibi, sorunları çözmenin anahtarı, bağ kurmaktır.

Beyin, düşündüğümüzü sandığımız bir organdır. Aklınıza, zihninize çok güvenmeyin.

Oğlum, şu an İngiltere’de, basit suçlarla ilgili karar verecek bir algoritma üzerinde çalışıyor. Yapılan araştırmalara göre, karar aşamasında, insanlar yorgunken, açken, üzgünken vs… yanlış kararlar verebiliyor. Oysa yapay zeka hata yapmıyor.

KENDİ HAYATLARINI DÜZENE KOYAMAYAN “YAŞAM  KOÇU” KLİŞELERİ

♦ İstersen başarırsın!

Her başaran istemiştir. Ama her isteyen başaramaz. İnsanın isteyip de yapamayacağı o kadar çok şey var ki. Bakın, mesela 100 metre atletizm final yarışı.. En iyi dereceleri alanların tümü siyah. Bu beyaz insanlardan hiç biri kazanmayı istemiyor mu yani? Amerikan İnsan Genetiği dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre de ‘hız geni’ olarak adlandırılan ACTN3’ün büyük ölçüde siyah ırkta bulunması, aradığımız cevap olabilir mi?

Bazı çocuklar farklıdır. Bazı yetenekler doğuştandır. Bazı çocuk gece çalışır, bazıları gündüz. Eğer çocuğunuzun sıradışı bir yeteneği varsa, merak etmeyin, öyle ya da böyle ortaya çıkacaktır.

Kadere inanır mısınız?

Genetik piyangodan bahtımıza çıkan, kaderimizdir.

Bunu değiştirebilir miyiz? Yatkınlık, az gayretle sonuç almaktır. Motivasyon ise bunun yönlendirilmesidir. İki farklı donanımın aynı güçte olmasını bekleyebilir miyiz?

♦ Açılmamış kanatların gücü bilinmez!

Boyu-posu var, çok güçlü ve istekli diye herkes profesyonel basketbolcu olabilir mi? Ona “Herkes yapıyor, sen neden başaramıyorsun” demek ne hissettirir? Başarılı olanlara hayranlık mı duyar? Yoksa öfkelenir mi? Bu konuyu lütfen anne-babalar bir kere, öğretmenler üç kere düşünsün.

Çocuğunuzun yetkinliği hangi alandaysa, enerjisini oraya yönlendirmesi konusunda destekçi olun. Şu gerçeği unutmayın: Ne yaparsa yapsın, çocuklarımız mutlaka kod yazabilmeli ve kod okuyabilmeli. Bunun dışında, çocuklarda başarılı olmanın yolu konusundan telkinde bulunmak isterseniz, şunları söyleyebilirsiniz:

◊ Elinden gelen en iyi işi yap.

◊ Bunun için terle.

◊ İnsanlarla ilişkini iyi yönet.

(Soru sor, kimseyi yargılama, anlamaya çalış.)

Yani kendine güven, başarırsın falan, bunlar tırt! (Kahkahalar:))

Çocuklar da hayatı, hata yaparak öğrenir. Kendisini sıkıntıya sokan olaylardan sonra, ne sonuç çıkardığını sorarak ders çıkarmasına ve tecrübe kazanmasına yardımcı olun. O sırada onunla asla tartışmayın. Ders vermeye kalkmayın. Mutlaka gerekiyorsa, bunları daha sonra, duyguları yatıştıktan sonra yapın. Unutmayın, kimse duymak istemeyen biri kadar sağır değildir. Çocuğunuz duygusal bir gerilim yaşarken sizi duymayacaktır; ona ders vermeye çalışmayın. 

Bir gün içinde çocuğunuzu eleştirdiğiniz ve ona müdahale ettiğiniz durumları sayın. On müdahaleden en az sekizinin gereksiz olduğunu göreceksiniz. Kırgınlığınızı ve kızgınlığınızı fazla uzatmayın. Çocuğunuza hiçbir zaman ve hiçbir nedenle küsmeyin. Bir tartışma esnasında asla bir kaç sorunu birlikte çözmeye çalışmayın. Sorunları teker teker ele alın.

Kavgacılık ve hırçınlık, öğrenilmiş tutumlardır. Çocuğunuzda bu davranışları görürseniz, aile içindeki ilişki ve örnekleri gözden geçirin. Çocuğunuzun duygularına karşı çıkmayın. Düşüncenin doğrusu-yanlışı olsa bile, duygunun doğrusu-yanlışı olmaz.

Yatmadan önce, yatağına ilişerek çocuğunuzla sohbet etmeye vakit ayırın. Sizi yanında tutmak ve geç yatmak için her zamankinden daha konuşkan olacaktır. Bu, onun dünyasına girmek için eşsiz bir fırsattır.

ÇOCUĞUNUZUN YATKINLIĞINI NASIL ANLARSINIZ?

◊ Teşvik etmeseniz de ortaya çıkar.

◊ Başkaları tarafından fark edilir.

◊ Çocuk onunla ilgilenirken zaman akar.

◊ Sıkılmaz, yorulmaz, yorulsa da bıkmaz.

BİZ NE YAZIK Kİ BAŞARIYLA ZEHİRLENMİŞ BİR TOPLUMUZ. Oysa ki herkesin hayatında başarısız bir dönem vardır. Başarısızlık en büyük öğreticidir.

ÇOCUKLARINIZI ZORLUKTAN UZAKLAŞTIRMAYIN. Konfor alanından yüksek performans çıkmaz.

Şimdi çok moda bir söylem var: “Çocuklarımızın hayatı çok zor”. Bu da bir klişe. Yeterince söylerseniz onlar da buna inanır:) Allah aşkına, şu an bulundukları ortamda, çocukların hayatı ne derece zor olabilir? Çocuklarınızı ailenizin refahına değil, hayatına dahil edin. Bir çocuk aileye yardım etmeli ve bunun için ödüllendirilmemelidir. Potansiyel görmek istiyorsanız, sorumluluk vermelisiniz. Başarı, potansiyeli hayata yansıtmaktır. Aşırı koruyuculuk buna engel olur.

Bir moda söylem daha: “Çocuk okulda forma giymesin, yaratıcı olsun” Saçmalık! Kıyafet, yaratıcılığın kaynağı olamaz. Okullarda öğretmenin saygınlığını zedelemeyin. Müşteri merkezli okuldan çıkan çocuktan beklentiniz fazla olamaz. Günümüzde veliler, kuaförde gördükleri ihtimamı okullardan bekler oldular. Bu yaklaşımdan uzaklaşmalıyız.

Zeka ve eğitim, hayat yolunda belirleyici midir?

Hayatta gerçek başarı insan ilişkileridir. Algoritma bunları yapamaz. Takım ruhu, anlamak, ekip bilinci, sanat, asıl önemli olan bunlardır. Hatırlayın, hayattaki becerilerimizin çoğunu hayatın içinde öğrendik.

Başarıdan önemli bir kavram var: Öz saygı. Bakıyorsunuz, özgüven tavan, öz saygı yok. Bu durum başarı getirmez. Çocuğunuzla, içinde bulunduğu yaşla ilgili anılarınızı paylaşın. Mutlu ve keyifli olanların yanında, başarısızlık ve zorluklardan öğrendiklerinizi de dile getirin.

Altın Ahududu ödüllerini bilirsiniz. Sinema alanında yılın en kötüleri seçilir ve onlara Altın Ahududu (Razzie Awards) ödülü layık görülür. Sonuçlar Oscar töreninden bir gün önce açıklanır. Altın Ahududu tarihinde ödülü kabul eden nadir oyunculardan Sandra Bullock, ödülünü alırken bir de konuşma yapmıştır. Bu öz saygıdır. Altın Ahududu’nun bir gün sonrasında da Oscar heykelciğini kucaklamıştır.

Yetenekler, kişiyi zirveye taşır. Ancak, karakteri orada durup duramayacağını belirler. Bu nedenle, sadece başarıya değil, başarıya giden yolun önemine vurgu yapın.

Sandra Bullock, “All About Steve” adlı film ile “En Kötü Kadın Oyuncu” ve “En Kötü Çift” ödülünü alırken…

İyi anne/baba olmanın iki temel koşulu vardır: Sabır ve şevkat. Dikkat ederseniz sevgi kelimesini kullanmadım. Çünkü sağlıksız sevgi, ilişkide sorun yaratır. Sağlıksız sevgiye örnek, çocuğunuza “Aşkım” “Annecim” demektir. Bu nasıl patolojik bir tavırdır? Bunun alışıldık olması doğru olduğunu göstermez. Böyle bir alışkanlığınız varsa lütfen vazgeçin.

Sevgiyi en çok hak etmediğini düşündüğünüz an, çocuğunuzun sevgiye en çok ihtiyaç duyduğu zamandır. Anne-baba olmanın en zor yanı, bir şeyin nasıl doğru yapılacağını bildiğiniz halde yanlış yapılmasına karşı sabır göstermektir.

GENELLEYEREK DEĞİL, BİREYSELLEŞTİREREK YÖNETMEK

Olgun kişi, bir bahçıvan gibi davranır. Toprağı hazırlar, temizler, bakımını yapar, budar. Kaktüse “Şu dikenlere bak, ne biçim” diye çıkışmaz. Her bitkiye, ihtiyacı olanı, ihtiyacı ölçüsünde verir.

Dünyaya bir sebeple geldiysek eğer, bu, çocuğumuza iyi bir insan olması için aracılık etmektir.

Aslına bakarsanız, iyi ebeveyn olmakla, iyi bir yönetici olmak, benzer nitelikler gerektirir. Şefkat ve güven duymak / uyandırmak, başarısızlıkta da destek olmak, bireyselleştirmek.

Sorduğumuz sorular odağımızı belirler. Düşünsenize, fiziki gerçeklikte bile fikir birliğine varamıyoruz. Neyi ararsak, onu buluruz. Hata ararsanız, hata bulursunuz. En zor zamanınızda bile şunu sormalısınız: “Neye sahibim?” “Şu anda iyi olan ne?”

Çocuklarımız ellerindekinin farkında değiller. Bunu onlara gösterelim ve bu bakış açısını kendi hayatımıza da yansıtalım. Tabii ki yanlışları da göreceğiz. Ama bu sırada güzellikleri de hissetmeyi ihmal etmeyeceğiz. Eğitmek, doğru tepkiler vererek gerçekleşir.

Elimde olsa tüm öğretmen okullarına şu yazıyı asardım:

YA HAKLI, YA MUTLU OLURUZ.

İKİSİNİ BİRDEN OLAMAYIZ.

Bu farkındalığa ulaşabilmemiz, aile içindeki tansiyonu düşürmemizi sağlar.

Vermek, haz yaratır.  Başkalarına verici olanlar, mutluluğu daha kolay yakalarlar. Sofrada çocuğunuza sorun: “Bugün kime yardım ettin? Kimden yardım istedin?”

Yardım istemek de yardım etmek kadar iyi hissettirir.

Tüm bunlar, tek bir yerde toplanır:

 

VİCDAN

 

Vicdan gelişimi maneviyatı besler. O olmadan, gideceğimiz yer, sadece ve sadece yalnızlıktır.

Vicdan, azap verir. Vermiyorsa, dandiktir. Aydınlar da bir toplumun vicdanıdır. Onlar topluma vicdan azabı vermelidir. Vermiyorsa, bir yerde bir yanlışlık vardır.

Tek  ve biricik olmak, ancak bu şekilde gerçek olur. Çocuklarımız gelecekle ilgili en büyük umudumuzdur. Ancak unutmayın ki biz onların hem şimdiki hem de gelecekteki umutlarıyız.

Bize verilen hayatı hak etmeliyiz.

Reklamlar

Bu ülkede doğmayı ben seçmedim.

Bu ülkede doğmayı ben seçmedim.

Ama bu çocuğu doğurma kararını ben verdim. Daha doğrusu, ben ve eşim verdik. Onu besledim. Umutla büyüttüm. Elimden geldiğince kötülüklerden uzak tuttum. Gereksiz uyaranlara maruz kalmasın diye klip izlemeyi, yetişkin programlarını takip etmeyi bıraktım. O doğduğundan beri “prime time”da televizyonda ne oluyor, bilmiyorum. En son ne zaman televizyon dizisi izlediğimi hatırlamıyorum bile… Evimize senelerce katkılı gıdalar girmedi (Bizden görüp istemesin diye). Okullarını seçerken kılı kırk yardım. Seksist, aptal pop şarkıları diline dolanmasın diye radyo dinlemeyi bıraktım. Çocuğum başarılı olsun, sınavlarda başı çeksin, parmakla gösterilsin diye hayaller kurmadım. İyi bir kalbi olsun, kimsenin üzerine basarak yükselmesin, kendini bilsin istedim. Bunları “iyi bir anne” olmak için değil, doğrusunun, sıradan olanın böyle olması gerektiğine inandığım için yaptım.

Bu çocuk, benim çocuğum. Okumaya devam et

Yazgı…

A cat looks on as a policeman aims his weapon during an attempted coup, in Istanbul, Turkey July 16, 2016. REUTERS/Kemal Aslan TPX IMAGES OF THE DAY

*

Ne yazacağımı, ne anlatacağımı bilmiyorum.

Sanırım hayatımın en ağır Pazartesi sendromlarından birini yaşıyorum.

Geçen haftanın son iş gününün gecesi, kocamla oturmuş, kendi hayatımızı nasıl yeniden yönlendirebileceğimizi konuşurken; birdenbire tüm endişelerimiz yerini bambaşka bir şeye bıraktı. Sonra, uykusuz, öfkeyle, dehşetle geçen günler ve geceler… Yalan haberler, doğru haberler, hala şaşırabildiğini görerek şaşırmak, camii hoparlöründen yükselen ilahiler, tekbir seslerine karışan kornalar, vandalizm, linç, evlerinin üzerinden F16 geçen arkadaşlarımın korkularına şahitlik etmek, bir yandan, çocuğun için hayata bir yerinden karışma zorunluluğu, geleceği düşündükçe çıldıracak gibi olmak…

Beni tanıyanlar bilir, farklı düşüncelere tahammül eşiğim yüksektir. Kendim gibi olmayan insanların yakın çevremde bulunmalarından rahatsız olmam. Hayatımda hiç bir zaman, böyle bir sebepten sosyal medyada, insan temizliği yapmadım. Ancak bu yaşanan trajedinin öyle ya da böyle destekçisi olanların, 145’i sivil, 208 kişinin hayatını kaybettiği, binlerce kişinin yaralandığı darbemsi şeyin “halkın” iradesiyle püskürtüldüğüne inananların varlığı beni deli ediyor.

Ne yazık ki olanları çözümleyecek derinlikte tarihsel bilgiye sahip değilim. Komplo teorisyenliği yapacak donanımım da yok. Ama söylemek istediğim bir kaç şey var:

1. Öncelikle, darbe olmasını hiç istemedim. Haberi ilk duyduğum anda vücudumu bir ürperti kapladı. Dondum kaldım.

2. Etrafta galeyana gelmeye hazır, korkunç bir topluluk var ve bu çok tehlikeli.

3. Kimseye güvenmiyorum.

4. Gerçekten çok ama çok cahil bir milletiz. Eğitimlisiyle, eğitimsiziyle; okumayı, dinlemeyi, araştırmayı, muhakemeyi bilmeyen bir insan topluluğuyuz.

5. Korkuyorum.

Aşağıdaki fotoğraf, “o gece”ye ait twitter zaman akışımdan kısa bir bölüm. Böyle bir gecenin iki gün sonrasında, bunlar hiç yaşanmamış gibi giyindik, işimize gittik, “bilgilerinize sunarım”lı falan mailler attık, çocuklarımızı futbola götürdük vesaire…
gece

Bir özgürlük sevdalısı olarak, bu memlekette doğmak da benim kişisel trajedim.

Çok sıkıldım… Yarınımı bilmemekten, çocuğuma karşı kuyruğu dik tutmaya, umudumu besleme çalışmaktan, unutmaktan, alışmaktan çok yoruldum.

Şu anda Başbakan Binali Yıldırım, televizyonda açıklama yapıyor. Gündüzleri işimize gidip, geceleri meydanlarda demokrasi nöbeti tutmaya devam edecekmişiz.

Oldu.

Eğer başıma bir şey gelmeyecekse sorabilir miyim? Hangi demokrasi?

A cat looks on as a policeman aims his weapon during an attempted coup, in Istanbul, Turkey July 16, 2016. REUTERS  / Kemal Aslan 

Dünya’nın en yalnız çocuğu

Yaklaşık üç haftadır, Rüzgar’la, uzun zamandır yaşamadığımız bir gelişim dönemecinin üstesinden gelmeye çabalıyoruz.

Rüzgar bu yıl dokuz yaşına bastı. İnsanın eli-ayağı nasıl bağlanıyor, bazen nasıl da biçare kalıyor çocuğu söz konusu olduğunda, unutmuşum… Gece kabuslarını, her an diken üzerinde oturmayı, üç saat uykuyla işe gitmeyi, sürekli kafanı kurcalayan “Ne yapsam, şu yöntemi mi uygulasam, üzerine mi gitsem, kendi haline mi bıraksam?” sorularını unutmuşum.

Hani sizin derdiniz dünyanın en ağır yüküymüş gibi hissedersiniz ya; işte böyle düşünüp çözüm aramak için internette dolaşırken tanıştım David ile. Hiç yaşayamadığı kısacık hayatı, çaresizliği, yalnızlığı vurdu yüzüme yüzüme…  Okumaya devam et

“Şu an bulunduğum yer, benim masalım”

Hayatım, hiç bir zaman gereksinim duyduğu desteği alamamış ya da üzerinde yeterince durulmamış, kuvvetle inanılmamış, tırmalanmamış, dolayısıyla tozlu çekmeceleri boylamış projeler çöplüğü gibi. Geçenlerde bir yazı paylaşmıştım Facebook’da, yazının başlığı “Herkes .ıçıp batırmanızı istiyor” Paylaşırken de şöyle yazdım: “Benim gibi, hayatı boyunca hayallerinin gölgesinde yaşayanlara…” Serkan Mutlu, yazısında hayallerini gerçekleştirmek için çabalayanlara ket vurulmasının bir nevi yurdum insanı refleksi olduğunu belirtiyor ve şöyle diyordu:

Ya başarırsanız? Ya çemberin içindeki bir diğer kişi de size katılırsa? Ya grubun içindeki o normal algısı değişirse? Saniyenin binde biri kadar sürede, karşınızdaki kişi kendisine bu soruları soruyor ve sizin bu yeni kararınızı bir tür tehdit olarak algılıyor. Bisikletle Avrupa turu yapacağınıza dair bilgiyi alır almaz, yaşayacağınız muazzam maceradan bahsedeceğine, “Umarım bisikletin bozulmaz” diye eklemesi bu yüzden: Yapamayacağınızı, hizayı bozamayacağınızı, çemberin dışına çıkamayacağınızı düşünmek istiyor; çünkü kendi tercihinin isabetli olduğunu doğrulamaya ihtiyaç duyuyor.
Demek kendi şirketini kuruyorsun… Gerçekten çok sevindim! Peki sermayen var mı? Ya müşteri bulamazsan… Kirayı nasıl ödeyeceksin?
 
veya…
Demek kendi şirketini kuruyorsun… Gerçekten çok sevindim! Biraz riskli ama en kötü ihtimalle bir işe girersin, ne olacak?
 
Bir önceki örnekten sonra, buna hazırlıklıydınız diye tahmin ediyorum. Emin olun, heyecanla kendi işinizi kurma kararınızı açtığınız arkadaşınız da sıkılıp bunaldığı o ofisten ayrılmayı, zaten hiç sevmediği müdüründen kurtulmayı yüzlerce kere düşündü. Topladı, çıkardı, böldü, çarptı; kredilerini ve kirasını, köpeğinin mamasını, doğalgaz faturasını, apartman aidatını düşündü; sonunda o adımı atamadı ve vazgeçti.
Siz ise yok yere onun bu kararını sorgulamasına sebep oldunuz. Siz o meş’um ağzınızı açana kadar, o konuya dair muhasebe bitmiş, fatura çoktan kesilmişti. Ona kafayı yastığa koyduğu anda üzerine düşüneceği ve belki de pişman olacağı bir konu verdiniz. Bu gerçekten de kabul edilemez!

İşte ben de, ne yazık  ki böyle sözlere prim verenlerdenim. Bunu ajitasyon olsun diye söylemiyorum, kimseyi suçlamıyorum. Kendimden başka. Ama bir düşünün, onlarca rengarenk hayaliniz olduğunu ve hayatınız boyunca hayallerinizi sadece izleyip durduğunuzu. Hele bir de hayal kurmaya yatkın bir mesleğiniz varsa… Hatta sizin hayallerinizden müşterileriniz, patronunuz para kazanıyorsa…

quotes-inspire-success1

Bu yüzden, özellikle cesur, girişimci kadınlara inanılmaz saygı duyuyorum. Bunu kesinlikle saklamıyorum, hatta bazen kıskandığımı da açık açık söylüyorum. Haset değil benimki, hayranlık. Desteklemek istiyorum, elinden tutup bir basamak çıkmasına yardım etmek istiyorum, “Ben yapamadım, sen yaptın. Helal olsun sana!” demek istiyorum.

İşte güzel arkadaşım Burcu da, bu saygı duyduğum kadınlardan birisi. Okumaya devam et

Bizler… Onlar… Çocuklar…

ruzgarÇocuğumuz kitap almak istediğinde ne yapıyoruz? Anlamsız bir soru mu bu? Gidiyoruz, alıyoruz veya internetten sipariş veriyoruz falan değil mi? Değil! Çünkü hayat adil değil. Biz, bir süredir, bir grup kadın, Diyarbakır’daki çocuklar için bir şeyler yapmaya çabalarken (Tabii bu çaba, yine bazılarının kullanmaktan bir türlü vazgeçemediği “bizler” “onlar” kalıplarıyla “süslenerek” anlamsız romantik hareketler gibi gösterilmeye çalışılırken) SEİBA Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı Merkezi, harika bir etkinlik oluşturdu. SEİBA Anlatıcıları bu defa masallarını çatışma bölgesindeki çocuklar için anlatıyor. Diyorlar ki: “Bu gecede en sevdiğimiz, kalbimizi titreten, bizi dünyaya bağlayan masalları anlatmak istiyoruz. İstiyoruz ki anlattığımız masallar “zor” durumdaki çocukları da dünyaya bağlasın, onlara bu karanlık dönemlerde ışık olsun.”

Biz, Bodrum’da olduğumuzdan geceye katılamıyoruz ama alanında uzman kişilerin özenle hazırladığı çocuk kitapları listelerinden bir kitabı alıp kargoyla gönderiyoruz. Bu şekilde hep birlikte #Diyarbakır #Sur Bölgesi’ndeki bir ilkokulda kurulacak çocuk kütüphanesine destek oluyoruz. Kitap listesine ulaşmak, rezervasyon yaptırmak için info@seibaanlatimerkezi.com adresine mail atabilir, detayları Facebook’ta “Çocuklar Kütüphanesi İçin Masal Gecesi” etkinlik sayfasından takip edebilirsiniz. 13 Ocak 2016’da, saat 19.30-21.30 arası Teşvikiye Komşu Kapısı Dayanışma Derneği’nde veya parmaklarınızın ucunda.

…Ve tam bu satırları toparlamaya çalışırken aldığımız haberle Suriçi’nde görev alan Mevlüde Ketani öğretmenin, evinde öylece otururken, başına kurşun isabet etmesi sonucu ağır yaralandığını öğrendik. İki çocuk annesi Mevlüde Öğretmen şu an yoğun bakımdaymış, iki çocuğu varmış, durumu ağırmış.

Bu yaşadığımız korkunç dönemi sona erdirecek çözüm nedir, kimdedir, neler yapılabilir bilmiyorum ama ne yaparsanız yapın, ne olur, hiçbir şey yokmuş gibi davranmayın.  

Ne olur…

Facebook’dan bir kısım insan manzaraları…

Bu yazıyı, Lime Bodrum Magazin Eylül sayısı için, bir ay önce yazmıştım. Şimdi yazacak olsam, kim bilir ne “müstesna” eklemeler yapardım… Keşke insanlara, Facebook’da durmadan otu böceği beğendikleri için sinir olduğum yerde kalsaydım.

Şu anda, öyle bir noktadayım ki, en yakınımdaki “arkadaşım” dediğim kişilerin, korkunç paylaşımlarını görüyor ve gelecekten korkuyorum.  Okumaya devam et