Çocuğunuza hak ettiği gibi bir hayat veremediğinizi mi düşünüyorsunuz? Bir daha düşünün.

Sarsıcı fotoğraf sanatçılarını seviyorum ben, yüzüme tokat  olup çarpanları; Diane Arbus, Brenda Ann Kenneally, Tomasz Gudzowaty gibi.

Brenda Ann Kenneally, bir anne; Belgesel fotoğraf sanatçısı ve disiplinlerarası bir sanatçı olarak bilinse de o kendini “fotoğrafçı” değil “fotoğraf çeken” olarak tanımlıyor. Fotoğraf sanatçısı yerine de “Dijital halk sanatçısı” terimini tercih ediyor.

Brenda

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kenneally, gerçek olanı estetize etmeden, tüm çıplaklığıyla yansıtma tutkusuyla fotoğraf çekiyor. Kendisini Amerika’nın (Özellikle de New York’un) sefalet çeken, korkunç koşullarda yaşayan, dezavantajlı kesiminin yüzünü, tüm çıplaklığı ile yansıtmaya adamış. Alıp duvara asılacak türden fotoğraflar değil onunkiler, aksine, bir kez baktıktan sonra saklamak, görmek istemeyeceğiniz türden.

Kenneally, Manhattan’ın kuzeyinde, Troy isimli bir bölgede yaşamış. 17 yaşında hamile kalıp kürtaj olmak zorunda kaldıktan sonra, alkol bağımlığı ve sistemle boğuşarak oradan ayrılıp grup evlerinde kalmaya başlamış. Bağımlılıktan kurtulmasının ardından Okumaya devam et

Sen; kim bilir rüzgârlı eteklerinle, şimdi hangi iklimdesin?

 

Sen kim bilir rüzgârlı eteklerinle

Kim bilir hangi iklimdesin, ben

Sensiz bu sessizlikle

Deliler gibiyim sensiz

Bu sessizlikle *

 

Buraları sensizken sevmek o kadar zor ki… Kaç defa karıştı gözyaşlarım yağmura, denize, çok sevdiğimiz Bitez’in kumlarına, Bodrum rüzgarlarına biliyor musun? “Yaş aldıkça, gitmelere, terk edilmelere alışmak lazım” diyorlar… Ama ya zamansızlara..?  Okumaya devam et

Rüzgar, Halloween’a da karşı!

Dün gittiğimiz restoranın sahibesi, Rüzgar’a, Cadı Parmağı yemek ister mi diye sordu (Memleketçe Halloween Bayramını idrak ediyoruz ya, o bakımdan, aşağıdaki gibi parmak şeklinde kurabiyeler yapmışlar).

IMG_7349

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Rüzgar kadıncağızın zarif sorusuna sert bir cevap verdi: Okumaya devam et

Biber gazı yutmadım ama benim de söyleyeceklerim var…

“The quickest way of ending a war is to lose it. ”*

George Orwell

28 Mayıs’ta, önceki yazımı yazdığımda, ertesi gün yepyeni bir Türkiye’ye uyanacağımı bilmiyordum. Zaman zaman yanlış yönlere saptıysa da bizim jenerasyonun gördüğü en büyük direnişi yaşıyoruz şu günlerde. Evet, 28 Mayıs 2013 Taksim Gezi Parkı Direnişi‘nden söz ediyorum.

Herkes, olumlu ya da olumsuz, konuyla ilgili mutlaka kalem oynattı, ben Bodrum’da kendimi biraz Fransız, biraz da İsviçreli hissettiğimden, Gezi Parkı havasını da koklamadığımdan (daha doğrusu biber gazı solumadığımdan demeliyim) yazmak istemedim. Ama bu büyük gelişimi görmezden gelmek, tarihe not düşmemek olmazdı. Okumaya devam et

Bir zamanlar bir leylek hikayesi vardı… Ne güzeldi…

Her ebeveynin maruz kalmaktan korktuğu, karşılaşmamak için kırk takla attığı sorular vardır ya… Beni yakından takip edenler zaten bu konudaki zafiyetimi bilirler. Rüzgar da, non-stop konuşan bir tip olduğundan bana bayağı zihin jimnastiği yaptırıyor sağ olsun. (Beyin jimnastiği nasıl yapılır? Sudoku çözmeden veya buğday çimi yemeden de alzheimer geciktirilebilir mi merak ediyorsanız Okumaya devam et