Life is a cabaret!

Öğrenciliğimden başlayarak uzun süre anaokullarında ve özel tiyatrolarda drama dersi verdim. İtiraf etmeliyim ki, derslerden  çok keyif almama karşın, gösteri kısmından hep nefret ettim. Minicik çocukları gereksiz bir disipline sokmaya çalışmak benim eğitim anlayışımın tamamen zıttıydı. Çocuklar için eğlence amacından çıkıp bir zorunluluğa dönüşüyordu ve bunu sezdiğimde kendimi kötü hissediyordum…

Ebeveynlerin durumu da ayrı bir olaydı: Yavrusuna “başrol” vermem için türlü katakulliler yapmalar, çocuğunu matematik çalıştırır gibi zorla rolüne çalıştırmalar, güç bela bir kontakt bulup Opera Bale’den kostüm kiralamalar, “Ama benim çocuğum çok farklııı” diye, oğlunun/kızının üstün zekalı olduğuna beni inandırmaya çalışmalar, daha neler neler… O kadar yıl süresince, (istisnalar hariç) hiç bir veliye, çocuklarının aslında diğerlerinden pek de farklı olmadığını, zaten hepsinin, ayrı ayrı yönleriyle, içlerinde farklı yetenekler barındırdığını anlatamadım.

Hafta başında Ayça, Erin’in gösterisini yazdığında aklıma önce benim yaşadığım müsamere felaketi sonra da Rüzgar’ın okulunda Çarşamba günü  yapılacak ufak gösteri geldi. Kalabalıktan, gürültü patırtıdan pek hoşlanmayan obsesyonlu oğlumun pek de hoş reaksiyon vermeyeceğini tahmin ediyordum. Zaten son zamanlarda sabahları okuldan ayrılma konusunda güçlük çekiyor, onu arkamdan ağlarken bırakıp işe gitmeye cesaret edemediğimden bir süre oyun odasında birlikte zaman geçirdikten sonra çıkabiliyor, öğretmenlerinin bizi kırmamak için ses çıkarmayarak gösterdikleri bu özveri Rüzgar’ın “Anne, beş dakika daha kal” tutturmalarına dönüşerek gitgide beni daha da utandırıyordu… Neyse ki okul, bir iki şarkı, ufak bir İngilizce ve drama sunumuyla abartısız, sade bir program hazırlamıştı. Biraz huysuzlukla karşılaşmaya hazır vaziyette, annem, ben ve sevgili kocam okul yolunu tuttuk. Bende fotoğraf makinesi, göz pınarlarımda akmaya hazır ve nazır gözyaşlarım, Ümit’te kamera, tam teçhizat, full paket ebeveynler şeklinde yerimizi aldık. Çocukların içeri girişiyle birlikte olay bizim için bir anda tımarhanelik bir duruma dönüştü: Merdivenlerden inip velilerle karşılaşan Rüzgar’ın önce dudakları büküldü, sonra beni görünce, sırayı, mizanseni vs. zerre kadar sallamadan Anneeüüüvvv! şeklinde hönkürerek kollarıma atıldı. Ben o sırada, bir yandan gösteriyi engellememe amacıyla oğlanı sakinleştirmeye çalışırken annemin de sıranın taaa arkalarından “Yavruumm, ameliyatlısın, kucağına almaaa!” diye ciyaklamalarını bastırmaya uğraşıyordum. Zar zor kendime bir sandalye bulup oturduğumda, sınıf arkadaşları şarkılarına başlamıştı, bizimki ise Anneeüvvv, eve gidelliiğğmm nidalarıyla konsere iştirak ediyordu. “Dur oğlum, al bak fotoğraf makinesi” diye susturmayı başardım fakat daha her şey yeni başlamıştı: Annem, arkadan gözlerini kısarak Rüzgar’ı sahneye atmam için tehditlere başladı. (Sanırım bize yüzmeyi denize atarak falan öğretti) Ben bir yandan “Olmaz anne, saçmalama” anlamına gelen mimiklerle durumu kurtarmaya çalışıyor, bir yandan da sıvışmak için ortamı kolaçan ediyor, kapının tam zıt kısmında oturduğumuzdan ve çocukları da izlemek istediğimden yerimden kalkamıyordum. Sıra İngilizce şarkılara geldiğinde, çocuklar “Old McDonald had a farm’ı söylerken Rüzgar bağıra bağıra, “Fly me to the moon” performansına geçti. Zar zor susturdum. Müzik öğretmenleri finalde hep birlikte “Karşıyakalım”ı söyletirken, hasta Göztepeli olan kocamın renginin beyazlaşmaya başladığını fark etmemin akabininde salonu terkettik. VEE PERDE

Bu arada bencillik gibi olacak ama belirtmem lazım, şükürler olsun bu çileyi tek başıma çekmedim. Rüzgar’ın patlamasından kısa bir süre sonra, arkadaşımın kızı Elif de aynı aşamaya geçti. Biz iki anne, bit kadar sandalyelerin üzerinde çocuklarımızın gösteriyi daha fazla rezil etmemesi için elimizden geleni yaparken bayağı bir ter döktük. Pazartesi günü okulda karşılaştığımızda “Bi gün o sandalyeler bi tarafıma kaçıcak diye korkuyorum” dedim, o da “Bana kaçmadıysa sana hiç kaçmaz” diye yanıtladı 😀

Canım oğlum, çılgın Rüzgarım, ileride bir gün bu satırlarımı okursan, sakın sana kızdığımı veya bizi hayal kırıklığına uğrattığını düşünerek üzülme. İstediğin kadar uyumsuz, huysuz, nanemolla vs. olabilirsin. Ben seni, hayatıma kattığın tüm renklerle o kadar çok seviyorum ki. Her zaman meltem esmez değil mi, bunun poyrazı var, karayeli var, fırtınası var.

Hazırız yani 😉

Reklamlar

5 thoughts on “Life is a cabaret!

  1. a hahahahahahah yavru kuşum ben diyorum sen sabır küpüsün ben kaçtım….Bu gösterisinde sahne fobisi olduğuna karar verdiğim sevgili kızımız Elif ertesi gün ne yaptı dersin??? Evet bale kostümüyle okula gittik bale yaptı bütün gün ama anne bale yapmadık ki gösteride dedi … ilknur ve ben dumur tabi…daha ne diyim …
    not : Ben kim bale kim bu gösteri Rüzgar ın fotoğrafa Elif in baleye ilgisini gösterdi diyip geçelim :))

    • Senden bahsettiğimi ne zaman farkedeceksin diye bekiyordum ben de 😀
      Ertesi gün, kızı bale kostümüyle görünce bağlantıyı anında kurdum ben zaten, heheh!
      Sahne korkusu diil bence, sadece havaya giremedi çocuklar n’apalım 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s