Devreler yandı!

– Anne, sen evlenirken o beyaz evlilik elbisesinden giydin mi?

– Gelinlik giydim, evet.

– Babam senin kim olduğunu bilmiyodu heralde.  Okumaya devam et

Reklamlar

Vur dedi, öldürdüm!

Geçenlerde Buya, benim blogu bayağı bir alt-üst etmiş, sonra da şu yazıma kibar bir serzenişle yorum bırakmış:

” elbise, ütü ve sümük olayına koptum 🙂 ütü olayını 3 kerede anladım ama :))))) koptum sonrasında:)) ya görkem eskiden daha uzuuuunn yazıyormussun :(” 

Evet, gerçekten eskiden daha uzun yazardım. Bir kere, daha çok vaktim vardı, ikincisi Buya’ya cevabımda da yazdığım gibi, eskiden Rüzgar’ın söylediği şeyler daha enteresan geliyordu bana. Şimdi alıştık heralde. Neyse ki kağıdım kalemim hala yanımda ve not almaya devam ediyorum. Üçüncüsü, dünya bu kadar kötü değildi. Yani belki öyleydi de, böylesine ayyuka çıkmamıştı kötülüğü. Dolayısıyla artık Rüzgar’ın sümüğünden, sayıklamalarından, gündelik telaşlarımdan bahsetmekten utanıyorum galiba… Hatta günün her saati, fettan bir kadın gibi bize işve yapan denize bakıp keyif almaktan, Bodrum’un güzelliğinin gözlerimi kamaştırmasından bile utanıyorum.

Ama dünya kötü diye anılarımı saklamaktan da kaçınacak değilim. Buyurun bakalım, ayakkabı kutularından milyon dolarlar çıkarken, insanlar gaz bombaları altında sığınacak delik ararken, “tape”ler, “filmler”, Kabataş “saldırısı” iddiaları, paralel dünyalardan gelen açıklamalar, beddualar, raporlar, yalanlar ortalıkta uçuşurken biz küçük ve masum yaşantımızda neler yapmışız: Okumaya devam et

Bu belki de ilk büyük hayal kırıklığım…

Çelişkilerle, gidişler-dönüşlerle dolu hayatımdaki çalkantılar çocukluğumda başladı. (Aslında ben portakalda vitaminken başlamış da, o zamanları anımsamadığım için, saymıyorum) Nedendir bilmem, hep uçlarda yaşadık. Ekonomik durumumuz iyiyken çok “zengin”dik, işler bozulduğunda da tepetaklak dibe indik.

Babam kimyevi madde ticareti ile uğraşıyordu. Standartların üzerinde ekonomik koşullara sahiptik. Nişantaşı’nın göbeğinde kocaman bir evde oturuyorduk, ben koleje gidiyordum, tam Türk filmlerindeki uçarı Filiz Akın tipinde bir genç kızlık dönemi yaşıyordum. Sonra ne olduysa oldu, Okumaya devam et

Müzik… Ruhumun eziyeti!

Bizim Rüzgar, her konuda gıcık olduğundan, müzik konusunda da sivriliğini göstermişti. Yenidoğan döneminde, odasına koyduğum eski iPod’umdan Baby Symphony serisini dinletiyordum. Kendimce, süper bir şey yaptığımı düşünerek tabii.. O zamanki yardımcımız, Gaydiri Gubbak Cemile Abla, “Sen bu müziği gıy gıy da gıy gıy açıyorsun ama bakalım onun hoşuna gidiyor mu?” diye sorduğunda acaip sinir olmuştum. Nitekim, bizimki biraz palazlanınca müziğe tepki göstermeye başladı. Okumaya devam et

Pazartesi sendromuna ilaç gibi yazı: Rüzgar’ın ilk okul haftası…

Efendim, 4+4+4 yasası çıktığından beri tüm hönkürmelerime, gözyaşlarıma, eğitim sistemine karşı çıkışlarıma rağmen, tabii ki Rüzgar ilkokula başladı.

Oryantasyonu saymazsak, birinci sınıftaki ilk haftamızı kazasız belasız atlattık. (Çoğul konuşmamın sebebi gerçekten ikimiz için de alışılmışın dışında bir hafta olmasıydı. Yoksa, çocuğumla kendimi tek beden sayan “hasta olduk” “ödül aldık” “kakamızı tuvalete yaptık” tarzı cümleler kurmam pek 😀 ) Rüzgar’ın yorumlarını çok merak ediyordum. Geçen yıl okulla ilgili düşüncelerini ağzından kerpetenle aldığım oğlum, bu sene belki biraz açılır diye umuyordum. Gelin görün ki diyaloglar şu şekilde ilerledi: Okumaya devam et