Vur dedi, öldürdüm!

Geçenlerde Buya, benim blogu bayağı bir alt-üst etmiş, sonra da şu yazıma kibar bir serzenişle yorum bırakmış:

” elbise, ütü ve sümük olayına koptum 🙂 ütü olayını 3 kerede anladım ama :))))) koptum sonrasında:)) ya görkem eskiden daha uzuuuunn yazıyormussun :(” 

Evet, gerçekten eskiden daha uzun yazardım. Bir kere, daha çok vaktim vardı, ikincisi Buya’ya cevabımda da yazdığım gibi, eskiden Rüzgar’ın söylediği şeyler daha enteresan geliyordu bana. Şimdi alıştık heralde. Neyse ki kağıdım kalemim hala yanımda ve not almaya devam ediyorum. Üçüncüsü, dünya bu kadar kötü değildi. Yani belki öyleydi de, böylesine ayyuka çıkmamıştı kötülüğü. Dolayısıyla artık Rüzgar’ın sümüğünden, sayıklamalarından, gündelik telaşlarımdan bahsetmekten utanıyorum galiba… Hatta günün her saati, fettan bir kadın gibi bize işve yapan denize bakıp keyif almaktan, Bodrum’un güzelliğinin gözlerimi kamaştırmasından bile utanıyorum.

Ama dünya kötü diye anılarımı saklamaktan da kaçınacak değilim. Buyurun bakalım, ayakkabı kutularından milyon dolarlar çıkarken, insanlar gaz bombaları altında sığınacak delik ararken, “tape”ler, “filmler”, Kabataş “saldırısı” iddiaları, paralel dünyalardan gelen açıklamalar, beddualar, raporlar, yalanlar ortalıkta uçuşurken biz küçük ve masum yaşantımızda neler yapmışız: Okumaya devam et

Hayat, çocukluğun tekrarından ibarettir.

“Tüm çocuklar, dünyaya prens/prenses olarak gelir. Ama ne yazık ki, büyük bir kısmı sonradan kurbağaya dönüşürler”.

Doç. Dr. Azmi Varan, 30 Kasım 2013 Cumartesi Günü  TED Bodrum Koleji’nin düzenlediği, “Prensler, Prensesler ve Kurbağalar; Anne-Babalığın Farkında Olmadığımız Yanları” adlı semineri, Eric Berne’in bu sözleri ile açtı.

Anladım ki, seminer sırasında not almak değil, ses kaydı falan yapmak gerekirmiş. Elim, beynimin hızına yetişemedi desem yeridir.

Azmi Varan, hocalık yeteneğinin dışında adeta bir hitabet ustası. Tavırları, samimiyeti, izleyenleri ile kurduğu iletişim inanılmaz. Eğer bu alanı seçmeseymiş, kesinlikle Türkiye’nin Jay Leno’su olabilirmiş. (Bence hala denemek için şansı var 🙂 )  Okumaya devam et

Rüzgar’a ölümü anlatmak… İkinci defa.

İki sene önce, 9 Şubat’ta babamı kaybettim… Mücadelesi, yıpratıcılığı ile bana çok çok ciddi bir sınav verdiren, 65 kilodan 49 kiloya düşmeme sebep olan uzun bir dönemin ardından, babam yoruldu ve gitti… Rüzgar’a uzun süre bu gerçeği söylemedim. Tamamen kişisel kararımdı. Bu konuda eleştiri kabul etmedim, tüm önerilere kulaklarımı tıkadım. Bir gün, doğru zaman olduğunu hissettim ve her şeyi anlattım. Ve gördüm ki gerçekten doğruymuş, anneler içgüdülerine güvenmeliymiş. Merak edenler buradan okuyabilir…

Geçen hafta da, kayınbabamı kaybettik. Okumaya devam et

Pazartesi sendromuna ilaç gibi yazı: Rüzgar’ın ilk okul haftası…

Efendim, 4+4+4 yasası çıktığından beri tüm hönkürmelerime, gözyaşlarıma, eğitim sistemine karşı çıkışlarıma rağmen, tabii ki Rüzgar ilkokula başladı.

Oryantasyonu saymazsak, birinci sınıftaki ilk haftamızı kazasız belasız atlattık. (Çoğul konuşmamın sebebi gerçekten ikimiz için de alışılmışın dışında bir hafta olmasıydı. Yoksa, çocuğumla kendimi tek beden sayan “hasta olduk” “ödül aldık” “kakamızı tuvalete yaptık” tarzı cümleler kurmam pek 😀 ) Rüzgar’ın yorumlarını çok merak ediyordum. Geçen yıl okulla ilgili düşüncelerini ağzından kerpetenle aldığım oğlum, bu sene belki biraz açılır diye umuyordum. Gelin görün ki diyaloglar şu şekilde ilerledi: Okumaya devam et

Altı senedir birlikte büyüyoruz

Benim güzel oğlum;

Hani; ilk aylarında güç-bela aldığın kiloları gram gram saydığım, uyurken saati kurup nefesini kontrol ettiğim, sağdığım her 10 cc. süt için onlarca kez şükrettiğim, beni yoğun bakım servisiyle, psikiyatrlarla, iki saatlik uykuyla ayakta durabilme yeteneğimle, bir sürü terminolojiyle, sabırla, sonsuz sevgiyle tanıştıran oğlum…

Altı senedir birlikte büyüyoruz seninle…  Okumaya devam et

Kul sıkışmadıkça hızır yetişmezmiş :)

Bazen writer’s block denilen rahatsızlığa kapılıyorum. Writer’s block durumu, genelde kendini haddinden fazla kritize eden yazarlarda, yeni bir şey yazamama halinin verdiği baskı olarak açıklanabilir. Kaba tabirle, af buyurun, yaratma kabızlığı da denilebilir 🙂 Dünya Tiyatro Tarihi ve Kuramları hocamız Prof. Dr. Murat Tuncay  şöyle derdi: Okumaya devam et

Elalemin ağzı torba değil ki… (Bu yazı çok çocuklu ailelere adanmıştır :) )

Rüzgar, okul çağına yaklaştığından beri ilgi alanım oldukça değişti. Çoğumuz öyleyiz sanıyorum, emekleme meselesi bitti, yürüme, o bitince ek gıda, sonra tuvalet eğitimi… Tüm bunların pedagojik boyutları… Derken derken, her an gündemimiz farklılaşıveriyor.  Genel meraklarım dışında da, her zaman çok okuyan, çok araştıran, çok konuşan biri olduğumdan bir gıdım ondan, biraz buradan şeklinde, hemen hemen her konuda bilgi sahibi olmaktan hoşlanırdım zaten. Annelikle birlikte yelpaze o kadar genişledi ki, sürekli bir yetersizlik hissi içindeyim. Üstelik çocuk eğitiminde teorik yaklaşım olarak ortalarda görüyorum kendimi. Yani akımlara, kitaplara, sihirli yöntemlere çok bel bağlamıyorum ama arada hoşuma giden, aklıma yatanları deniyor, genelde de meyvelerini topluyorum. Tabii zihinsel açıdan sebzeden biraz hallice olduğum lohusalık dönemimi bunun dışında tutuyorum, çünkü Okumaya devam et