O kozadan er-geç bir kelebek çıkacak

Üniversite hariç, hayatımın hiç bir döneminde okulu sevmedim. Bunda hem yaşantımdaki çalkantıların (İlkokulda dört, ortaokul ve lisede üç okul değiştirdim), hem dışarıdan gayet ağırbaşlı, uyumlu birisi gibi görünmeme rağmen ruhumda kopan fırtınaların, bir yandan da otoriteye karşı inanılmaz bir alerji geliştirmemin payı var. Kafamın Türkçe dışındaki derslere pek basmadığını da eklemem lazım.

Tüm bu etkenlere bağlı olarak vasat bir öğrenciydim. Aslında zeki olduğumu biliyordum. İşin güzel yanı, bunu ailem ve bazı öğretmenlerim de biliyordu. Neyse ki ebeveynlerim okuldaki durumum nedeniyle beni fazla sıkmadılar yoksa sanırım ya yarım bırakırdım ya da bunalıma girerdim.

Okul hayatım boyunca, bir çok kişinin “gülüp geçilecek anılar” diyerek geçiştirebilecekleri şeyler beni hep yaraladı. Mesela Okumaya devam et

“Böyle günler de çok hede hödö” mü?

Geçenlerde Facebook’da şu iletiyi paylaştım:

Islak ellerimi sildiğim kağıt havluyu, bir daha kullanmak için kurusun diye tezgaha serdiğime göre artık anneme dönüşme yolundaki evrimim tamamlanmıştır!

Her kız çocuğu büyüdükçe annesine benzer önermesine şiddetle karşı çıkardım oysa… Annem benim rol modelim değildi. Biz, çatışan anne-kızlardandık. Evimizden sık sık “Sen beni hiç anlamıyorsun” haykırışları yükselirdi. Arkasından çarpılan kapılar, önceleri oda kapısı, sonra, biraz büyüdüğümde de sokak kapısı. Bir dönem, kapının menteşelerinin yerinden çıktığını hatırlıyorum:)

Okumaya devam et

Çocuğunuza hak ettiği gibi bir hayat veremediğinizi mi düşünüyorsunuz? Bir daha düşünün.

Sarsıcı fotoğraf sanatçılarını seviyorum ben, yüzüme tokat  olup çarpanları; Diane Arbus, Brenda Ann Kenneally, Tomasz Gudzowaty gibi.

Brenda Ann Kenneally, bir anne; Belgesel fotoğraf sanatçısı ve disiplinlerarası bir sanatçı olarak bilinse de o kendini “fotoğrafçı” değil “fotoğraf çeken” olarak tanımlıyor. Fotoğraf sanatçısı yerine de “Dijital halk sanatçısı” terimini tercih ediyor.

Brenda

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kenneally, gerçek olanı estetize etmeden, tüm çıplaklığıyla yansıtma tutkusuyla fotoğraf çekiyor. Kendisini Amerika’nın (Özellikle de New York’un) sefalet çeken, korkunç koşullarda yaşayan, dezavantajlı kesiminin yüzünü, tüm çıplaklığı ile yansıtmaya adamış. Alıp duvara asılacak türden fotoğraflar değil onunkiler, aksine, bir kez baktıktan sonra saklamak, görmek istemeyeceğiniz türden.

Kenneally, Manhattan’ın kuzeyinde, Troy isimli bir bölgede yaşamış. 17 yaşında hamile kalıp kürtaj olmak zorunda kaldıktan sonra, alkol bağımlığı ve sistemle boğuşarak oradan ayrılıp grup evlerinde kalmaya başlamış. Bağımlılıktan kurtulmasının ardından Okumaya devam et

Hayatın tüm renkleri…*

#OtizmliyeYerAc #otizmifarketyasamipaylas #OtizmliyiEngelleme

 

* Bu yazı, 2 Nisan Dünya Otizm Farkındalık Günü için, Otizmli annesi, iletişim danışmanı, otizm aktivisti, ODFED Genel Sekreteri, ODDER Başkanı İrem Afşin tarafından hazırlanan ve otizme dikkat çekmek isteyen platformlarda yayınlanacak olan bir ortak yazıdır.

 

 “Biz ikimiz, çok başka bir yerden, büyük bir boşluktan, hiçlikten, sessizlikten, kapalı bir fanusun içinden geliyoruz. Yoku çok, azı fazla, yaşam sevincinin dibine vuran, hayatı farklılıkları ile yaşamayı öğrenmek zorunda kaldığımız bir uçurumun taa en dibinden geliyoruz. Öyle bir yerden geliyoruz ki, “gelmez, düzelmez, hayata katılmaz, konuşmaz, kendini seslendirmez, hayatı anlamaz, anlatamaz, asla paylaşamaz, duygularını gösteremez, hissedemez, arkadaş olamaz, okuyamaz, hiçbir zaman tam öğrenemez, hatta sevemez” demişlerdi… Hepsinin ne kadar boş olduğunu yaşama sımsıkı tutunmasıyla gösteren oğlum sayesinde şimdi otizmli oğlumun annesi olmak ve diğer otizmli çocuklar için çalışmak kadar beni hayatta tanımlayan bir şey yok! Okumaya devam et

Sevgililer Günümüz, kutlu olsun mu?

Cumartesi sabahı, alarmın sesi ile uyandım. Evet, Cumartesi günleri de alarmla kalkıyorum çünkü Rüzgar’ın Wushu çalışması var. Kocamın sevgililer günü için hazırladığı sürpriz, çeşitli nedenlerle suya düşünce, bari oğlan antrenmandayken karı-koca baş başa kahvaltı edelim diye düşündük. Her hafta sonu Wushu aşkıyla yataktan fırlayan Rüzgar Bey, bu düşüncemizi hissetmiş olacak ki “Ben öksürüyorum, çok da halsizim. Galiba gidemeyeceğim” buyurdular. Dolayısıyla bu şansımızı da kaybettik. “Madem evdeyiz, bari adamcağız uyusun” düşüncesiyle sessizce yataktan kalktım. Önce Rüzgar’ın kahvaltısını hazırladım, sonra da ben kahvaltımı ettim. Ümit’in kahvaltı tabaklarını koyarken “Tereyağını tabağın etrafına bulaştırmasın da, en güzel sevgililer günü hediyesi o olur” dedim kendi kendime. Sonra mutfağı topladım, yemek yaptım, Rüzgar’a meyve kestim, bilgisayarın başına geçtim. Baktım ki, ben böyle gündelik, aptal aptal düşünceler içindeyken; 20 yaşında dünyalar güzeli bir genç kız, Özgecan Aslan öldürülmüş dün. Okumaya devam et

Akılsız başım…

Rüzgar’ın arkadaşının doğum günü partisine davetliydik geçen hafta… Ancak, Wushu dersinden direkt partiye geçmemiz gerekiyordu, eve dönmeye zamanımız yoktu. Ben de partide giyeceği kıyafetleri yanımıza almak üzere hazırladım, çantayı da kapının girişine koydum. Sonra, ne mi oldu? Tahmin ettiğiniz şey tabii ki…  Okumaya devam et

Köyden indik şehire. İnmez olaydık!

IMG_7797c

 

 

 

 

 

 

 

Eylül ayında Bodrum’daki hayatımızın üçüncü yılına girdik. İstanbullu bir İzmir kızıyken; Bodrum iyi geldi hepimize… Yine de kendime “Ben artık Bodrumluyum” diyemiyordum henüz. Canım kuzenim, arada İstanbul’a gelip de, daha havaalanına adım atar atmaz “Ay boğuldum, üzerime üzerime geliyor bu şehir” dediğinde, “Amma da abartıyor, o kadar da olmaz yani” derdim.  Okumaya devam et

Rüzgar, Halloween’a da karşı!

Dün gittiğimiz restoranın sahibesi, Rüzgar’a, Cadı Parmağı yemek ister mi diye sordu (Memleketçe Halloween Bayramını idrak ediyoruz ya, o bakımdan, aşağıdaki gibi parmak şeklinde kurabiyeler yapmışlar).

IMG_7349

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Rüzgar kadıncağızın zarif sorusuna sert bir cevap verdi: Okumaya devam et